Bir Varmış, Bir Yokmuş Çıkmazı

Enkazın altında uzunca bir süre kalmış da yeni yeni çıkıyor gibiyim bugünlerde. En yakın sırdaşımı, arkadaşımı ve komşumu kaybetmenin hüznünü hâlâ derinden yaşadığım bir süreçteyim. Bazı ölümlerin sızısı dinmiyor, dinmemekle yetinmeyip insanın kalbini acıtıyor. Ağır bir hasta gibiyim. Kendime ”Bu da geçecek” diyebilecek mecalim dahi yok. Tebessüm ediyorum ama içim kan ağlıyor. Sevgili dostumu ani kaybedişim, cenazesine beni erişmem, sonrasında yaşananlar ve en nihayetinde yaşadığım boşluk ve yalnızlık beni hüzünlü kılıyor.

Tabii günler de geçiyor, yokluğunun üzerinden 16 gün geçmiş bugün. Bir zaman sonra 16 ay, 16 yıl diyeceğiz. Tıpkı dün gibi hatırlayıp üzerinden yıllar geçen diğer yitirdiklerimizin zamanı gibi… Ölümün enteresan kısmı da bu zaten; zaman… Gelişi de, sonrası da hep bir zaman dengesi. Hayatımız gibi…

Diğer komşularımın, arkadaşlarımın bana her gün ”Bugün daha iyi misin Onur?” sorusunun cevapsızlığında günlerimi geçiriyorum. Bir yandan da hayatımı idame ettirmek adına mücadelem de sürüyor. Aslında baktığımda tüm mücadelelerimizin anlamsızlığını da yeterince hissediyor ve içimde yaşıyorum. Ölüm var işte ve bu dünya gerçekten yalan…

Bugünlerde dışarıya attım kendimi. Komşum ve sırdaşımdan sonra en kadim dostlarım olan ağaçlar, kuşlar ve gökyüzü ile konuşmaya gitmiştim. Semtimizin kıyısında köşesinde kalmış yerlere gidiyor, aklımı ve kalbimi dinliyordum. Gözlerimde yitirdiklerimin suretleri, kulaklarımda sesleri. Belki de bu dünyadaki sınavım da buydu; kaybetmek, yitirmek ve bununla yaşamaya alışmak… Bilmiyorum, sorgulamıyorum da ama şaşırıyorum bazen; neden demeden nedenleri anlamaya çalışıyordum.

Bir ağaç gölgesi buldum kendime, sırtımı dayadım, öylesine mutlu oldum ki o an; feraha erdim. Kuşlar dallara konuyor, gökyüzünün maviliği gözlerimi rahatlatıyordu. Kaç gündür gördüğüm manzara mezar ve feryatlardı. Asla şikayetçi değildim ama artık kaldırmıyordu kalbim kayıpları. Ben de ağlamıştım hem, neden ağlamayayım ki; gitmişti bir yanım, arkadaşım…

Sıcağa aldırmadan saatlerce oturdum, düşündüm, tarttım, algıladım ve anladım. Hayatı, dünyayı, kendi iç dünyamı ve yaşadıklarımı. Bundan sonraki yaşayabilme ihtimalindeki her şeyi. Sonra içine kapandığım haneme geçmiş, diğer günlerin gelişini bekliyordum.

Böyledir hayat işte; hani derler ya bir varmış bir yokmuş. Tam da böyle işte hayat. Bir gün bizler gittikten sonra da diyecekleri cümle bu olacak çünkü. Geçmişte gidenlerin arkasından denildiği gibi. Hayat gibi; hayatın hayatımızda varken bir var olup bir olmadığı gibi. Hislerimizin ve duygularımızın zamanla körelip, kendimizi dünyaya adapte edip, gerçeklerden uzaklaştığımız gibi. Mesela; ölüm gibi…

Ertesi gün Züleyha aradı beni; Ege yüzlü kadın, uzaktan da olsa sırdaşızdır onunla da; hayatın dedikodusunu yapar, dünyayı çekiştiririz. Başsağlığı merasimi sonrası “Sen nasılsın?” diye sorduğumda efkarlı, titrek ve hüzünlü bir tonda derdini hafifçe döktü. “Derdim asla derdinden büyük değil” dedi ama oysa her dert insanın kendi içinde büyüktür. Kırgınlıkları, kızgınlıkları ve kederi beyni ile aklını çeliyordu. Züleyha da kendine enkazlar yaratmıştı; altında kalmamak adına mücadele verirken enkazın üstüne taş koyuyorlardı. Çok hüzünlendim, kalbim sızladı. Ah kaba insanlar…

Bir sonraki gün komşum Yusuf ile kelam etmiştik. Hanelerimizin yanı başındaki yeşillikler parkında adım adım ilerliyorduk. Yitirdiğimiz komşumuzu, arkadaşımızı hasretle yâd ederken Yusuf’un derdine ortak olmuştum o an. Öylesine naif bir adam ki, “Neden üzülür ki bu adam?” diye içten içe sızlanıyordum. Yusuf’un kalbini kırmışlar, incitmişler narin yüreğini; acımamışlar, hayatın bazen kaba yüzü gibi…

Dostum Abdullah’ın gündelik hikâyelerin içinde verdiği mücadele, Recep’in bir başka şehre zoraki göçünün altında yatan sitemler, Sinem ablamın kalp kırıklıkları, Seda ablamın hayata karşı verdiği çetin mücadeledeki asi tavrı, yitirdiği kayıp sonrasında “Arar ve yanımda olur” dediklerimin olmayışı, Bülent’in ikinci kez baba oluşu ama hayatı sorgulayışı, sokağın başında beni her gördüğünde yanıma gelen turuncu kedinin sessizliği, yolda gördüğüm herkesin “Üzülme Onur, hayat devam ediyor” söyleminin sıradanlığı, Züleyha’nın kırgınlığı, Yusuf’un sızısı, şu anki halimde “Keşke yanımda olsaydı” diye söylendiğim Özlem’in uzaklardan habersizce yaşadıklarımı hissetmesi…

Bu insanlar ve yaşanan hikayelerin özü aslında dünyayı önemsemeyip, akışında giden bir şeyleri onarıp sonsuzluğa dek kendi halinde yaşama arzusundan başka bir şey değil. Ölümü anımsayıp fiyakalı bir yaşam yerine bize vaat edilen yaşam süresi boyunca güzel anımsanmak ve sonsuzluğa eriştiğimizde güzel hatırlanmak. Kalbimizin güzelliğinin özü de bu belki de. Gerçeklerle yaşamak…

Biz kalbi çabuk kırılan ve incinen insanlarız. Bizler gibi nicesinin de farkındayız. Asla alınganlıktan ya da basit duygulardan ibaret değildir incinmelerimiz; hassasiyetimiz etten duvar örmüş bedenimize. Dünya ile alakalı değildir duygularımız. Ağırbaşlı kalbimizin niyeti sonsuzluğa erişene dek dürüstlük, samimiyet ve nezakettir. Hayat ile arada olan didişmelerimizin ve bizim dışımızdaki insanlarla daimi mücadelemizin eseri de budur aslında…

Verdiğimiz kayıpların ve yitirdiğimiz insanların ardından üzerimize düşen hüznün niyeti de budur. Kendimizi enkazın altında hissediyor olmamızın sebebi de payımıza düşendir. Hayatın bize layık gördüğü yaşamlarımızı kabullenip peşine düşmeyişimizdir. Budur yaşama sevincimiz ve niyetimiz; özü, dünyaya aldanmamaktır…

Başımı gökyüzüne kaldırıyorum. Hayatımı, kayıplarımı ve yitirdiklerimi görüyorum. Başımı sağa çevirdiğimde ”bana yaslan” dercesine ağaçları, diğer tarafa çevirdiğimde haneleri ve içindeki insanların telaşını görüyorum. Bir an başım dönüyor gibi oluyor; ”Neredeyim, nereye varıyorum, varmam gerekiyor” diye söyleniyorum. Hayata bakıyorum, sarhoş gibi! Bir yanı dik diğer yanı eğik; yüzüme çarpıyor sanki her şey…

Ben iyiyim! Yaşamaya devam ediyorum. Sitemleri, kederleri ve hüzünleri aslında geride bırakıyorum. Bundan sonraki yaşamımda dünyaya aldanmadan, hayatı sorgulayıp başımı ağrıtmadan, kalan yaşamımı usulca yaşamanın gayretindeyim. Dünyanın ve içindeki hayatın peşine düşünce kendimi yorgun hissediyorum. Gaflete düşmemeliyim; inanmamalıyım dünyaya ve hayata. Baksana herkes bir bir gidiyor. Kalan ben, dünya ve hayat! Ah, ne zor bir zaman…

Bugün varız ama yarın hiç olmayacakmış gibi yaşamlardayız; anlamlandırmalıyız…

Kendimize iyi bakalım; dünyaya ve hayata ise biraz sınırlarımızda…

Hoşça kalın yaşamlarımızdan gidenler; kalanlar, mutlulukla…

Onur Kale
Ondört Temmuz İkibinyirmialtı / Sıfırüç Otuzsekiz

Bu Yazıları Okudunuz mu?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir