Gökyüzünü süzüyordum her günkü gibi. Kuşların bir orada bir oraya uçuşlarını izliyordum. Gözlerime ilişen o büyülü an içimde coşku yaratıyordu adeta. Elimi uzatıp kuşların kanadından tutarak onlarla beraber kanat çırpasım geldi. Öylesine ferah ve öylesine özgür hissettim ki kendimi…
Güneş, bulutların arasından sıyrılmış sanki bana gülümsüyordu. Işıl ışıldı her yer, kalbim gibi…
Gökyüzü, güneş, bulutlar ve kuşlar…
Ağaçlar vardı etrafımda. Dalları yeşeriyor, onlar da bana gülümsüyordu. Sokağın diğer sakinleri bu anıma tanıklık ediyordu; minik kedinin sakinliği, gökyüzündeki kuşların süzülüşü beni o an dünyanın içinde dünyadan uzaklaştırıyordu sanki. Gürültü yoktu hiç; ne bir insan sesi ne de trafiğin verdiği stresi. Şehirde herkes gitmiş de bir ben kalmışım gibiydi…
Gökyüzüne bakıyordum uzun uzun. Yine suretleri görüyordum. Bu kez bu dünyadan gidenleri değil, bu dünyada hâlâ olup yollarımızın ayrıldığı suretleri. Sanırım özlemiş olacağım ki gökyüzüne bakarak iç çektim bir an. Yaşadıklarımız film şeritleri gibi gözlerimin önünden geçti. Kendi kendime sitemlenip durdum; ne oldu da başka güzergâhlara yol aldık, yarım kaldık…
Kötü insanlar değildik ki biz! Anlaşamayacağımız hiçbir şey yoktu. Konuşurduk çünkü; tartışma nedir bilmezdik. Bencillik, hırs, çirkin söz veya yafta nedir bilmezdik ki. Sahi, neden savrulduk? Her birimiz şimdi başka adreslere yol aldık…
Hâlâ gökyüzündeyim…
Kendimi ait hissetmediğim bu dünyada beni benimle bırakanları görüyorum. Yüzleri kalbime çarpar gibi… Tamamen gidenlere asla diyeceğim yok! Onlar, onları ve bizi var edenin takdir ettiği zaman dilimini doldurup gittiler. Peki ya benim gibi bu dünyada kalıp hâlâ var olanlar? Siz neden gittiniz ki?
Soruların cevaplarının içinde boğuluyorum bazen. Cevabı beklemeden kalbimle didişiyorum. Kalbim; yeterince yorgun, kırgın ve küskün iken hâlâ ne diye sorularla debeleniyorum? Bu acıyı kendime neden çektiriyorum? Gittiler işte! Ansızın; arkalarına bile bakmadan…
Kendimi yalnız hissetmiyorum. Bilakis; gökyüzü ile, ağaçlar ile, kuşlar ile doğanın verdiği hoş bir güzellik ile ferahlıyor, yalnızlık çekmiyorum. İnsanlarla konuşmuyorum artık. Asla kırgınlıktan ya da bıkmışlıktan değil. Sanki böyle daha iyiyim. Ağaçlar ve kuşlar beni anlıyormuş gibi; bana eşlik etmeleri yok mu? Şu an her şeye değer…
Neredesiniz ve ne yapıyorsunuz bilmiyorum ama bazen “iyi ki gitmişler” diye söylenirken bazen de sizi anımsayarak özlüyorum. Kalbim iki duygu arasında sıkışmışken ben artık kalbimi yormamaya gayret ediyorum. Gidişleriniz yüzünden sadece sizi değil, kendimi de sorguluyorum. Sonra gökyüzüne bakıyorum yine; “Keşke gökyüzü gibi olsaydık biz de” diyorum. Hep yerimizde kalsaydık; maviliklerin arasında, mesut bir hayatın içerisinde sonsuzluğu bekleseydik. Birlikte ölseydik…
Şimdilik hoşça kalın siz…
Ben yine gökyüzüne bırakıyorum kendimi…
Kalbim güneşe bakıp kıpır kıpır bir hâlde…
Bulutlar kuşlar gibi süzülüyor, ben onları takip ediyorum…
Keşke o zamanki gibi, aynı ruh ve düşte birlikte bakabilseydik gökyüzüne…
Ama hayat ama zaman…
Vesselam…
”Gittiğiniz yerlere beni de götürün,
kaybolalım maviliklerde,
süzülelim gökyüzünde,
her şeyden uzak…
Gökyüzündeki kuşlara, sevgilerimle…”
Onur Kale
Yirmiyedi Mart İkibinyirmialtı / Yirmi Yirmiüç