İçimde burukluk taşıdığım bir gündü bugün. Normalde hayatın içindeki sebeplerden keyif alırım, keyfime de dokunmam pek; yaşayayım doyasıya o anımı diye. Birkaç gün önce bir yakınımın ölüm haberini aldım. Çetin bir yaşam mücadelesi veriyordu kendi alanında. Oldum olası yalnızlığı içinde yaşayan, hayatın bize sunduklarını sorgulayan ve zamanla üzerine sinmiş rahatsızlığın verdiği ağırlıkla yorulan; genç ve kalbi güzel bir yakınımız veda etti bu dünyaya… Doğrusu, son zamanlarda aldığım tüm ölüm haberlerine üzülmüyorum artık. Bu dünyadan gidenler, dünyanın içindeki kötülüklerden arındılar ve kurtuldular diye seviniyorum açıkçası. Yitirdiğimiz yakınımızın kaybı sonrası da bunu dedim; kurtuldu ve bize vadedilen o gerçek dünyaya erişti…
Orada ne ile karşılaşacağımızı ve ne yaşayacağımızı kimse bilmiyor. Sorguladığımızda da aklımız yetmiyor. Ben, bu bilinmezliği bilmediğim halde, oranın buradan çok daha güzel ve nezih olduğuna inanıyorum. Bir düşünsenize; kötülük yok, çirkinlik yok, birbirine zarar veren hırsın kurbanı, kibre bulanmış suretler yok. En azından o huzurda herkes haddini bilecek; bunu düşünmek ve hayalini kurmak dahi insanı ferahlatıyor…
Bugün, o yakınımız ve yitirdiğimiz tüm insanlık adına dua edildi. Ben de oradaydım. İçim buruktu; ölümlere ve gidenlere değil, biz kalanların acizliğine ve katlanması güç şeylerin girdabında oluşumuza idi. Karamsarlık değil asla benim burukluğum, sadece bir şeylerin iyiye gitmiyor olması beni üzendi. Kaygım hassasiyetimden olsa da duygumun önüne geçemiyordum hiçbir zaman. Bugün de o günlerimden bir gündü sanki…
Dua merasimi sonrası avluda insanların tek tek yüzlerine baktım. İnanın kimse gidenlerin derdinde değildi, herkes kendi halinin ve nasıl oraya gideceğinin tedirginliğinde idi. İçimden tebessüm ettim o an; ey insan, bu dünyada böbürleniyor olsan da aslında acınacak haldesin…
Hafif yağmur bastırıyordu. Gökyüzü gri… Başımı yine gökyüzüne kaldırıyordum. İçimden bir ses “Keşke bu bulutların arasında olabilseydim, gökyüzünden yeryüzünün halini seyretseydim,” diye konuşuyordu. Aslında konuşan kalbimdi, biliyorum. Tasalandığımız, üzerinde durduğumuz, telaşlanıp hayatı kendimize zindan ettiğimiz şeylerin aslında ne kadar anlamsız olduğunu bir kez daha idrak ediyordum. O gri gökyüzü bana bunu söylüyordu…
Daha sonra hafifçe yürümeye başladım. Arabaların arasından sıyrılıp yolun kıyısına vardım. Gelen geçen insanlara ve giden yolculara bakıyordum. Oysa birkaç dakika önce bu dünyadaki hayatlarımıza ve gelecekte bize vaat edilen o gerçek hayatın içinde olacak hayatımıza dair iyi temennilerde ve dualarda bulunuyorduk. Ancak şimdi yine aldandığımız ve şikâyetçi olduğumuz bu hayatın içine karışmıştık. Ne tuhaf, değil mi?
Ne için yaşıyoruz? Kimin için? Hayatımız başkalarını mutlu etmek için mi geçiyor, yoksa kendi hayatımızı mutlu etmek ve kalbimizi diri tutmak için mi? Daha kendimizde bu sorunun cevabını bile veremiyorken bize vadedilen diğer hayatımızın iyi olması için temennide bulunuyoruz. Oysa o gerçekçi dünyada rahat ve ferah olmanın yolu bu dünyadaki halimizden geçmiyor mu? Ah insan; hep bencilsin sen…

Ne kadar anlamsız sebeplerin içinde yer alıyoruz. Tasalandığımız ve peşine düştüğümüz her şey aslında ve özünde ne kadar da manasız. Belki de şu içinde bulunduğumuz girdabın sebebi de bu…
İnsanın kendi içinde kendisiyle kaldığı ve yüzleştiği yerdir bu dünya. Gerçekte, yaşadıklarımızın ve hayatımızda biriktirdiğimiz hikâyelerin sonu ne olursa olsun bir bitişi ve bir tükenişi olacağı gerçeğinden de kaçıyoruz. Ne kadar ağır geliyor bu korku, değil mi? Oysa tüm hikâyeler yazılmış bir senaryodan ibaretken…
Gidenlerin çok da özlemeyeceği, gözlerinin arkada kalmayacağı bir dünyaya eriştik. Kalanların ise bunca kötülük ve çirkinlik arasında kendini ve kalbini muhafaza etmek için mücadele vereceği bir zaman…
Anlamsızlığın içinde kalmak yerine, kendimize anlamlar yaratmak; dünyada bizlerle beraber yaşayan diğer canlıların veya gökyüzündeki bir varlığın vesilesiyle kendimizi ve kalbimizi iyi hissetmek…
Nelerden medet umar hâle geldik, görmüyor musun?
Sen de herkes gibi mutlu değilsin. Bizlere vadedilen o dünyanın büyüsünde, gidenlerin ardından seviniyor, hatta bazen gıpta ediyorsun. Tahammül edemiyorsun artık hiçbir şeye; etrafına, cereyan eden tüm olaylara, konuşanlara, konuşmayıp yine de zihnini ve seni işgal eden insanlara…
Bu karamsarlık değil, korkma! Kendini iyi hissedebileceğin sebeplerin peşine düşmeye bak. Zaman kısa, insanlar tuhaf, hayat ise seninle oyun peşinde…
Yapman gereken tek şey; kanmaman, aldanmaman, sadece o anı yaşaman…
Bak herkes bir bir gidiyor. Gidenlere “Mutlu musun?” diye sorma şansın olsa, mutluluktan cevap bile veremezlerdi belki de… Çünkü arındılar, zindandan çıkıp özgürlüğe kavuştular. Peki ya kalanlar? İşte sen de, ben de, her birimiz bu telaşın içindeyiz…
Gökyüzüne elimi uzatıp güneşi tutmak ve sıvazlamak istiyorum. Kara bulutların ilk kez içimizi kararttığı bir zaman diliminde; güneşin yüzümüze ve kalbimize yansıması hafifletirdi belki gövdemizi…
Ve şimdi; perdeni arala ve gökyüzüne bak!
Güneşe, aya, yıldızlara, bulutlara; yeryüzündeki muazzam ihtişama bak…
Ne kadar masumlar ve ne denli dünyadan arınmışlar, görüyor musun?
Telaşları, kaygıları ve tasaları olmadan yaşıyorlar…
Bizler de böyle olabilirdik; sessiz ve nedensiz…
Bugünümden sevgilerimle…
Onur Kale
Üç Nisan İkibinyirmialtı / Yirmi Yirmialtı