
Baktığımızda çok güzel bir ülke ve milletiz. Göğsümüzü gere gere şanlı tarihi ve varlığı ile övünsek azdır. Dışa kenetlenen, içinde farklılıklar olsa da birbirini seven, yardımsever, hakikatli ve erdemli bir toplumuz. Bundan yana hiçbir şüphe duyulamaz. Ancak değişen bir şeyler var. Düşünce değişimleri…
Türkiye zorlu bir coğrafyada ayakta kalmayı başarabilen nadir bir ülke. Etrafımıza baktığımızda ya savaşlar ile ya da geri kalmışlıkla mücadele eden ülkeleri görebiliyoruz. Bunun yanı sıra, bölgemiz ırk ve mezhepsel olarak zengin bir bölge. Her ne kadar geçmiş zaman içerisinde tatsız hadiselere şahit olsa da bölgemiz, ülkemizin de etkisiyle sıkıntıları bir nebze atlatabildi.
Ne yazık ki ülkemizde de, bölge ülkelerdeki gibi tatsız politik hadiseler cereyan etti. Farklı kimlikleri taşıyor olsak da etle tırnaktan yaratıldığımızı ve hepimizin insan oluşunu bazen unutmadık değil. Yazılmış birçok senaryoya dahil edilmek istendik. Türk, Kürt ve Arap, Alevi ve Sünni, milliyetçi ve sosyalist, muhafazakar ve laik gibi kavramların içerisinde hoşgörü ile yaşarken, kimileri bu hoşgörüden hoşlanmayıp bizleri birbirine düşürmeyi yeğledi. Bilhassa 90’larda bunu hepimiz yaşadık, şahit olduk. Ancak televizyonlarda ve gazetelerde hadiseleri takip ederken, yine sükuneti koruduk. Çünkü iç içe geçmiş bir millettik biz. Kimimiz iyi bir komşu, kimimiz iyi bir arkadaş, kimimiz de akraba olduk. Hani derler ya; oyuna gelmedik…
Ben kendi halinde; okumuş, kendini ve ailesini geliştirmiş, dünyayı kavramış, anlayış ve hoşgörüyü her daim üzerinde taşıyan bir ailenin bireyiyim. Bozmadık değerlerimizi, ödün de vermedik ama saygı nedir hep bildik. Tahammül etmeyi ve başkalarının fikirlerini önemseyip saygıda hiç kusur etmedik.
Size bir örnek vermek istiyorum:
Türkiye’nin en sıkıntılı ve çalkantılı dönemiydi 90’lar! Cinayetler, suikastler, savaşlar ve atışmalar. Toplumun istemeden de olsa dahil edilmek istendiği, algıların en hassas olduğu bir dönemdi o günler. Biz ailece önce insanlığı önemsedik hep. Bireylerin politik veya dini görüşlerinden önce, merhametine, saygısına ve hoşgörüsüne baktık hep. Öyle bir dönemde, müstesna insanların oturduğu bir apartmanda büyüdüm. Yan komşum generaldi, alt komşum Alevi dedesi, apartmanımızda ise Ülkücü ve Laik tanımında insanlar vardı. Bir gün olsun bile, o çetrefilli dönemde kimse kimseyi kırmadı. Ne görüşler yüze vuruldu, ne de o an ülkede olan bitenlerden ötürü kimse kimseyi incitmedi. Yani anlayacağınız, herkes birbirine saygılıydı ve en içten bir şekilde seviyor, tahammül ediyor ve asla görüşlerini birbirine yansıtmıyordu. Doğru olması gereken de buydu. İnsanlığın gereği buydu çünkü…
Şimdiye bakıyorum da…
Toplumumuz hala yardımsever ve merhametli. Deprem olduğunda hepimiz enkazın başına koşarken, kimimiz de dualar ile o süreci atlatmak adına çırpınıyor. Zor durumda olan bir yakınımıza ya da komşumuza maddi manevi yanında oluyoruz. Sevinçlerimiz ve hüzünlerimiz hala bir. Ülkede cereyan eden başka bir tatsız hadisede dahi hep birlikte üzülüyoruz. Politik ve dini görüşlerimiz kimilerimizde farklı olsa da, yine de mümkün mertebe birbirimizi kırmamaya çalışıyoruz. Ancak bir sorun var! Türkiye’nin en çetrefilli ve sıkıntılı dönemleri olan 90’lı yıllardaki tahammül eskisi gibi kalmadı…
Bölgemizdeki sorunlar ülkemize de yansıyor. Ülkemizin içindeki sorunlardan doğan öfke yerini bazen şiddete bırakıyor. Bunu her mana da söylüyorum. Mesela bir dönem Alevi ve Sünni, Kürt ve Türk, Sağcı ve Solcu gibi kavramlar ile birbirimize düşürülmeye çalışılırken, şimdilerde ise kendi ellerimizle birbirimizi gırtlaklamaya başladık. Oysa bu kadim topraklar hepimizi yetecek kadar büyük ve özel…
İktidar ve Muhalefet yanlıları diye bir kavram çıkmaya başladı. Kısmen doğru! Bu kavramı da biraz siyasilerimiz yaptı. Meydanlarda ifade ettikleri ayrıştırıcı cümleler bizleri bu hale getirdi. İktidara oy veren muhalefete düşmanca bakarken, aynısını muhalefete oy veren de yapmaya başladı. Eskilerde bir seçim olduğunda sonucu ne olursa olsun ülkemiz için hayırlı olsun diye herkes köşesine çekilirken, şimdilerde birbirimizi boğazlayacak hale geldik. İşin acı tarafı da, bizleri temsil eden siyasilerimizin meydanlarda bizleri ayrıştıracak ifadeler kullanırken, perde ardında birbirleri ile görüşmeleri veya dost olmaları. Ne acı değil mi? Mesela, ülke yararına yada kendi siyasi ikballerine dair bir konuda anında yan yana gelebilenler, o halde neden bizi bize düşman ettiler? Bunları kendimize yada birbirlerimize neden sormuyoruz ki?
Dünya kimseye kalmıyor, bu doğru! Ülkemizde öyle… Kimler geldi geçti değil mi? Ne kumandanlar, ne kahramanlar ve ne siyasiler, kişiler… Kime kaldı ki Türkiye? Kim istediğini alıp götürebildik ki? Zaten ölümün ardı da bu değil mi?
Bu kadim ülkeye, hangi görüşten olursa olsun bir çivi dahi çakılıp aziz milletin hayatına bir şey katan var ise, şahsen ben minnettarım. Görüşü, mezhebi ve inancı ne olursa olsun gerçekten minnettarım. Ülkeni sevme duygusu da zaten bu değil mi?
İşte şu dönemde çokça ayrıştık. Gerçekten kutuplaştık. Yanlışı söylerken, doğruyu göstermeyi unuttuk. Doğru ile hareket ederken ise yanlışa da aldanıyoruz. Belki de doğru ile yanlışı ayırt edemiyoruz. Fani olan kişileri elbet sevebilir, benimseyebilir, destekleyebiliriz ancak bir başkasının fikrine saygı duymadan ya da en ufak bir eleştiride tahammülsüzce kırmaya dökmeye gerek var mı? En acısı da bu durumun şiddete evrilmesi…
Benim hangi partiye oy verdiğimi ailem veya arkadaşlarım bilmez. Çünkü kimse kimseye sormaz. Oy vermek hürriyettir. Elbette insan bir görüşe sahip olup, bir tarafa taraf olmalıdır. Ancak insan içinde biraz bağımsız ve objektif de kalmalıdır. Karşısındaki insanı da anlamalı, kavramalı ve onun iç dünyasındaki her görüşü kendi dünyasında irdeleyip saygı duymalıdır. Dinlemelidir…
Bu inanç içinde geçerlidir. Mezhepler içinde de. Çünkü insan kendi içinde bağımsızdır! Sana aklı ve düşünme yetisini veren yaratıcı, seni bazı noktalarda serbest bırakmıştır. Neye inandığını bilmek mühimdir, ancak inandığın değerlerin içinde yaşarken, bir başkasının değerini de değerli bulmalıdır.
Ülkemiz bu rengarenk zengin kültürümüz arasında bunu bir türlü aşamadı doğrusu. Şu anki neslin bakış açısı ise daha vahim bir hale geldi. Bir cümleden anlamlar çıkarılması, ağır ithamlar, yaftalanmak ve cabası…
Hani bazen kendi içimizde ”İyiye gitmiyoruz” diye söyleniyoruz ya; bence kendi aramızda iyiye gitmiyoruz. Lakin bizler, kendiliğimizde iyi olmaz isek, hoşgörüyü yitirirsek, her konuda olduğu gibi bu konularda da sevgi ve saygıyı taşımaz isek, inanın içinde bulunduğumuz durumdan daha vahim durumlara erişiriz.
İnsanız, beşer…
Değerlerini koru ama kimseyi kırmadan ve incitmeden…
Vesselam…
Onur Kale
Yirmidokuz Ocak İkibinyirmialtı / Onyedi Onyedi