Hani işin içinden çıkamadığımız hallerimiz vardır ya, içimizdeki derin of çekişlerimizi dışa vurduğumuz zamanlar. Düşündükçe beynimiz ile kalbimiz arasındaki mesafeyi tutturamayıp, sıkıntılar deryasında yoğunlaştığımız ama sonuç alamayıp kendimize kızdığımız zamanlar…
Hayat ne garip…
Anlık yaşantıları ya da yaşanacakları karşımıza hazırlıksız çıkartıyor. İşte bu yüzden gölgede kalıyoruz bazen ve anlam veremediğimiz zamanlarda da bıkkınlık ağır basıyor belki de…
Aşk, bazen karşımıza bodoslama çıkar farkına bile varamayız, vardığımızdaki an gerçekçiliğin ta kendisidir. Bu bazen karşılıklı, bazende karşılıksızdır. Her iki durumda da karşındaki cinse karşı bağların öylesine kilitlenir ki, işte işin içinden çıkamadığımız hallerimizden birisi de bu olur…
Acaba oda beni düşünüyor mu? Acaba şuan ne yapıyor? Acaba şuan nerede? Acaba oda beni seviyor mu? gibi birçok acabalar içinde tıkanıp kalırız. Yine işin içinden çıkamayız. Bir hal ve hareket umutlandırır bizi yada ulaşılamayan bir an umutlarımızı tüketir…
Heyecanımızın yüksek dozda ve her daim olmasını isteriz veya heyecansızlığımıza heyecan katmak. Hayatımızın her karesinde ve saniyesinde yeni yeni olağanlara şahit olurken ki kavramlarımız çok karmaşık ve endişelidir. Aşkın örneğinde bile vaziyet aynen böyledir, çünkü bir garantimizin olmadığı hayattan bazı bazı ümidimizi kesiyoruz. Hayat yaşanması zor bir zaman ve bu zor zamanı aşmak için iyi insanlarız rollerimiz bile kesmiyor bazen…
İyi kötü diye adlandırılan, zamana ve yaşama göre sınıflandırılan sürprizlerin sonunu bilmeden kendimizi kaptırmanın enkazı çok acı…
Onur Kale
Yirmibir Haziran İkibinonbir