Mevsimin tuhaflığının şaşkınlığında, hanemde pencere kenarında şehri izliyordum. Bu havalarda şehir gündüzleri ılık, geceleri titretirdi bedenini. Tam da öyle bir gecede idim. Sakin ve kendimi kendime bıraktığım bir zamandı. Düşünüyordum, düşlüyordum; bazen içinden çıkamıyorken bazen de tebessümler eşliğinde anımsıyordum; olanı, biteni, gideni ve geleceğimi…
Pencereyi hafif aralamış, bir yandan üzerime sinen sigaramın dumanının birazını şehirle paylaşıyordum. Etrafı izlerken, sokak lambasından sızan bir ışığın bahçemdeki ağaca yansıması etkilemişti beni. Ben ağaca, ağaç da bana bakıyordu. Baharın girizgahında yeşerecek olmasının umuduyla; karşılıklı mutluyduk…
O an aslında her gün kulağıma gelen trenin kornasını daha anlamlı duymuştum. Seferi neresiydi bilmiyorum ama bir an yol gözümde büyümeden ben de gitmek istemiştim. Hazır şehir gecenin o vaktinde uyuyorken, sessizliği fırsat bilip yol almak istemiştim. Ben; tren istasyonu, vagonlar ve raylar içinde bir yaşamda idim hep. Bazen diyorum; keşke buralarda yaşamım daim olsa, ekmeğimi çıkarsam ve sonsuza dek yaşasam…
İnsan mutlu olduğu, huzurla kaldığı yerlerde olmalı. Kendine adadığı sebeplerin ve hüzünlerin içinde boğuşmak yerine, kendini nerede iyi hissediyorsa orada olmalı. İşte tren istasyonu, vagonlar ve raylar beni mutlu ve huzurlu kılıyordu. Şehrin gürültüsünden ve telaşından arınıp kendime orada mutluluklar yaratıyordum. Tıpkı doğada olduğum gibi; ağaçların, kuşların ve bazen de gökyüzündeki maviliklerin arasında…
Çocukluğumdan bu yana gidip de döndüğüm seferler oldu benim. Bazen ailemin yolculukları bazen de benim tercihlerim. O seferlerin arasında ise en anlamlısı 23.45 seferiydi. Ankara’nın tarihî garında birçok yolcuyu başka şehirlere uğurlarken, zamanı geldiğinde ben yolcu oluyordum, her ne kadar bir uğurlayanım ve arkamdan el sallayanım olmasa da…
23.45 seferini özlemiştim bir an. Çocukluğumu, çocukluğumdan gençliğime evrilişi anımsadım. Masum, mahzun ve duyguyu en ağır şekilde taşıdığım o zamanlar…
Sadece Ankara’dan İstanbul’a, İstanbul’dan da Ankara’ya seferi vardı. Ankara’dan yol aldığımda sabah 5 civarı gün doğarken gözlerimi İzmit sahilinde açardım. Annemin bavuluma koyduğu poğaçalar ya da köfte ekmeğin güzelliğinde manzaraya baka baka düşler kurar, bir yandan da kahvaltı niyetine yemeğimi yerdim. Yemekli vagondan aldığım çayın muazzam kokusu ve etkisinde ara koridorda sigaramı içerken, tren raylarından çıkan takırtı ve camdan kalbime vuran sahilin yansıması her şeye değerdi…
Tren ya da vagonlar ilgisi değildi benimkisi… Sokakta gözüme ilişen bir ağaç, gökyüzünde uçan bir kuş ve mavilikler, bulutların arasından sıyrılan güneş, kara bulutların şehri etkisine alıp aradan sıyrılan yağmur damlaları gibiydi; tren istasyonu, raylar ve vagonların ihtişamı. İyi geliyordu kalbime, bir büyüsü vardı belki ama iyi hissediyordum kendimi…

Dedim ya; özlemiştim…
Zaten son birkaç yıldır eskiye dair her şeyi çokça özlüyorken, 23.45 seferi düştü kalbime bir an. Keşke yeniden yol alabilsem diye kendi kendime sitemlenirken, artık olmadığını öğrendiğimde çok üzülmüştüm. Değişen her şey gibi seferler de, vagonlar da değişiyordu…
Kendi kendime söylenirken ve durumun içler acısı hâline hüzünlenirken bir an geçmişe ve geçmişten bugüne olan biten, değişen, değişirken ayak uyduramadığım veya yetişemediğim her şey canlandı gözümde. Hayatı ıskaladığım zamanlar gibiydi o an! Hayat ile didişip, bana layık görülen hayatımın sancısını yaşıyordum adeta. Çok isteyip de olmayanlar, düşleyip de sadece düşten ibaret kalanlar, yitirdiğim heyecanlar, değişmeyen ama antika kalmış duygularım…
Şimdi düşünüyorum da, her şey ne çabuk geçiyor! Zamanla yarışıyorken bir yandan da zamanın verdiği hızla, hayat gibi didişmeye başlıyorum. Tükenen birçok şeyin peşine düşüyorken, değişen şeylerin ardından koşamıyorum. Bu bazen aşk, bazen sevgi, bazen de hayatımdaki olası herhangi bir sebep…
Yok olan bir tren seferinin bende bıraktığı hüzünden doğan düş, o an sarmalamıştı beni. Eskiden yeniye biriken, değişen her şey bir bir yüzüme çarpıyordu. Zamanın acımasızlığını bir kez daha anlarken, hızına yetişemediğim her şeyin ardında sersemliyordum. Bu kadar farklılaşmamalıydı her şey! Daha sakin ve daha duru kalabilirdi birçok şey…
Uzun yollara yolcu olmak isterdim. Bir vagonun cam kenarında; gözlerimi açtığımda denizin ihtişamı ile uyanmak isterdim. “Geçmişte kaldı” dedikleri her şeyi yeniden yaşamak isterdim. Hızına yetişemediğim zamanı biraz olsun durdurmak ve anı doyasıya yaşamak isterdim. Antika kalmış duygularımı daha da çok yeşertmek ve günümüzün duygularından arınmak isterdim. Saf, bakir ve duru…
Başkent Ekspresi artık yok! Birçok şey gibi…
O seferde yolculuk yaptığım zamanlarda; insanoğlunda olan duygular, masumiyet ve samimiyet de yok artık!
Heyecan verici hiçbir şey kalmadı ki…
Düşlerimiz bile yerle yeksan…
Hayat o günlerden bugüne oldum olası zaten tuhaf…
Her şey çok köreldi…
Vesselam…
Onur Kale
Onyedi Nisan İkibinyirmialtı / Onbir Otuzüç