Şehrin aşırı gürültüsü ve kalabalığı, insanların hep bir ağızdan konuşması ve bir gayretle bir şeyler anlatmaya çalışması, arabalardan çıkan egzoz dumanı, yarın işe yada okula yetişmenin telaşı, patronun bin bir havada seni karşılaması ve sana derinden bir of çektiren günün başlaması…
Hiçbir şey aslında seni yormamalı, üzmemeli ve endişeye kaptırmamalı. Aslına bakarsan bu yaşadıkların ve bundan sonra yaşayacakların neticede hayatın sana adamış olduğu boş ve anlamsız şeyler.
Birçok insanın kendiliğinden çıkıp başka bir insan kimliğine bürünmesi, insanlardaki birçok duygunun körermesi ve insanların insani değerlerden kişiye olan saygı ve sevgilerinden biran önce uzaklaşma çabaları da seni, beni ve bizim gibileri bir hayli yoruyor.
Hayata baktığımız ve içinde bulunduğumuz hayatımız içerisindeki sebepler, nedenler, kişiler ve en önemlisi de meseleler bir yere kadar. Özünde bu hayatta yalnız olduğumuzu unuttuğumuz kadar hayatın seninle, benimle ve bizim gibilerle bir hayli oyun içerisinde olduğumuzun farkına varamıyoruz.
Üç günlük dünya dedikleri şey aslında o kadar doğru ki.. Mesela bu hayattan göç etmiş insanlara ‘öldükten sonra yaşadıklarını oraya götürebildin mi?’ diye sorabilme şansımız olsaydı emin olalım ki merhumlar bu sorumuz karşısında tebessüm eder ve hatta bize gülerlerdi…
Kim bilir belkide hayattayken yaşadıklarını bir daha yaşamayacak olmamanın mutluluğundadır her biri…
İşin özü şu ki; rutinine bağladımız hayatımız ve bu hayatımız içindeki iyi yada kötü şeyler bizi yormaktan, üzmekten bazende mutlu etmekten başka bir şey olmuyor. Takıntı diye adlandırdığımız meseleleri üzerimize bindirip birde bundan veryansın edince hayat aslında karşımız da bize gülüyor biliyor musun?
”Peki ne yapmalıyız?” diye soracak olursan, sakin olup hayatın bizimle değilde bizim hayatla oynamamızı düşünmeli ve ona göre yaşamalıyız.
Unutma sakın!
Peşine düşünce, kendini ağırdan satıyor hayat..
Yirmiyedi Mart İkibinonyedi
Onur Kale