Tren İstasyonunda: Saat Sabah

Yalnızlığımın verdiği huzur ile sabahın gün yüzü şehre çökmeden hanemden ayrıldım. Ankara’da hafif soğuk vardı ama rahatsız etmiyordu bedenimi. Hem bahar geliyordu bu şehre, içten içe esir almıştı her yeri; ağaçları, dalları ve hatta kuşların cıvıltısını.

Sabah beş civarıydı, boğulmuştum sanki hanemde. Sebepsiz yere sıkıntı basmıştı gövdemi. Bir odadan bir odaya geçiyorken balkon ilişti bir an gözüme; yetinmedim, çıkıp yürümeliydim. Doğruca yola koyuldum. Adımlarım sakin, kalbim içime çektiğim temiz havanın ahengine erdi. Ellerim cebimde, bir yanımdan şarkı mırıldanıyor diğer yandan da güzergâhımı belirliyordum. Öyle bir yere gitmeliydim ki ferahlamalı ve her daim nostalji ile yaşayan halim, anıları tekrar yaşamalıydı. Bu iyi gelecekti aniden bastıran sebepsiz sıkıntıma, biliyorum…

Hemen haneme yakın olan, uzun zamandır hayatın telaşındandır gidemediğim, burnumda tüten o yer; Ankara Tren Garından Gazi İstasyonuna…

Şehrin telaşının içerisinde kaybolduğum yerdi orası. Kendimi bildim bileli orasıydı uğrak yerim. Ne vakti kaçırmamak için çırpınan yolcular umurumdaydı ne de şehre gelen misafirler. Sadece istasyonun ihtişamı, buram buram tarih kokusu ve tren raylarındaki düş ve seferleri beni çekiyordu. Sefersiz vagonların içine girip herhangi bir cam kenarı koltuğunda oturup saatlerce düşlerime kapıldığım ve yazdığım o günler… Aklım ile kalbimin yarışını dindirdiğim, en hüzünlü anlarımdan mutluluğu tattığım anlarımı ve biriktirdiğim cümleleri yan yana getirdiğim yerdi orası…

Oraya gitmeliydim, hem özlemiştim…

Her yer gibi orası da değişmişti. Değiştirmişlerdi. Canım acıyordu her önünden geçişimde. Kimlerin de belki benim gibi anıları vardı; orası anlamlıydı, farklıydı…

İstasyona vardığımda seferi olmayan bir tane bile vagon yoktu. Sabahın o ilk gün yüzü halini yine bir cam kenarında karşılamak istemiştim. Üzüldüm o an doğrusu, hüzünlendim. Seferini bekleyen bir başka trenin içine binip doğruca yola koyulmayı bile yeğledim bir an. Bir sonraki durağa kadar cam kenarında sabahı karşılamak ve biraz olsun mazi ile bugünü kıyaslayıp geçmişi de anımsamaktı gayem. Tam kalkışını bekleyen trene doğru yönelirken düdüğü çaldı; tam kapıya yanaşıyorken yüzüme kapandı. O an gözlerim nemlendi, “Beni de alın!” diye avaz avaz bağırasım geldi; çaresizliğin en derin halini yaşamıştım. Oysa yolcusu bile değildim…

O kapı yüzüme kapandığında film şeritleri geçti gözümün önünden. Hayata dair planladığım, arzu ettiğim, ıskaladığım her şey yüzüme çarpmıştı o an! Sanki hayat yüzüme vurmuş gibiydi. Öylesine içerledim ki…

Başım öne eğik bir şekilde raylarda yürümeye başladım. Arkamı döndüğümde o tren bir sonraki durağa doğru süzülüyordu adeta. ”Keşke ben de içinde olabilseydim” diye söyleniyordum. Çok istiyordum sabahı cam kenarı bir koltukta seyrederek karşılamayı, cümleler kurup anlamlar çıkarmayı. Olmadı… İçimi sarmış olan, hanemden kaçmama varacak kadar beni boğan sıkıntı bu değildi. Tren kapısının yüzüme çarpması beni sadece geçmişimden bugüne hayat ile olan mücadelemi hatırlatmıştı o kadar. Zaten rayların üzerinde yürüdükçe biraz ferahlıyordum. Gün doğuyor, bulutlar gökte yerini alıyor, kuşlar cıvıldamaya başlıyordu…

Karşı raylara geçip kaldırımdan şehir merkezine doğru yol alacaktım. Gitmişti, kaçırmıştım treni; tıpkı hayatımdaki birçok şey gibi… Arkamdan bir ses geldi; ”Pardon” dedi. Arkamı döndüğümde istasyon ışıklarının yüzüne yansıdığı narin bir tebessüm ile bana bakıyordu; ”Buyurun” dedim. ”Trenin gidişi ve o kapının yüzünüze çarpışı değildi sizi yaralayan; hayat değil mi?” dedi. Şaşırıp kalmıştım o an, ne diyeceğimi bilmez bir halde yüzüne bakıyordum. ”Evet ama başka bir yolcu kalmamıştı, herkes binmişti, siz nereden gördünüz?” dedim. O narin tebessümü ile ”Kalbimize iyi bakmalıyız, en çok da onu yoruyoruz” dedi. Afallamıştım, sabahın bu ilk ışıklarında yüzü gökyüzü gibi duru olan bu kişi kimdi? ”Evet ama bunu şimdi neden söylediniz, hiçbir şey anlamadım?” dedim. Şaşkındım çünkü kimse yoktu o an, tüm yolcular kapısı yüzüme çarpan o tren ile birlikte gitmişti. ”Ben bir yolum, bir duygu ya da bir kare, hikaye… Sen beni hangisi olarak görmek istersen ben oyum” dedi. Beni en çok da etkileyen, ”Kalbimize iyi bakmalıyız, en çok da onu yoruyoruz” cümlesi idi. Ve o an anladım ki ben bir düşün içerisinde idim; o aslında cümlesiyle bana, yüzüme kapanan o tren kapısından çıkardığım anlamların cevabı idi. Yorulmuş, incinmiş kalbime merhem olmaya gelmişti. Başımı tekrar öne doğru çevirdim, bir an arkama tekrar baktığımda ise yoktu… Onun yüzündeki o narin tebessüm bana yansımış olacak ki ben de öyle bir tebessüm ile gökyüzüne baktım, yola koyuldum…

Sabah gökyüzüne ve şehre oturmuştu artık. Sokakları süpüren ihtiyar amca, nasibini arayan kediler, karşı yoldan elinde bavulu ile istasyona doğru gelen yolculardan başka kimse yoktu. Anlamlarımla yürüyordum. Hayatımı, kalbimi ve düşlerimi anlamlandırarak o sevdiğim yerin, istasyonun mevkisinde yürüyordum. İçimden bir an şunu söyledim kendime;

”Ne yaşadıysam ve yaşıyorsam hepsi kendime, kendim için olan sebeplere; niyetime ve samimiyetime, hayat ile olan mesafeme… Ve bir gün son bulacak olan bu hayatımın içinde biriktirdiklerime. Hayatıma gelenlere, gidenlere…” Belki de buydu içimi ara ara saran sıkıntının nedeni. Kendimde yarattığım sitemlerimin sancısı…

Her şey hayat mıydı peki? Benim hiç mi suçum yoktu?

Ve yine bir an kendi kendime söylendim;

”Eğri ile doğruyu kavradığıma inandığım anda bile hatalar yapmış olabilirim. O an yaptığımı hata olarak görmeyip doğru olarak anlamlandırmışımdır. Hayatın da bana sitemi belki de buydu; sana bir hayat sunarken sen ise benim sana sunduğum hayatla yani benimle didiştin…”

Peki neydi bu hatalar, hatalarımız?

Yanlış tercihlerin kurbanı oluşumuz. Biz iyiyken, kötü olduğunu bilip, bile isteye kötünün içinde kalışımız. Bazen sevdiğimize inanıp kalbimizi kandırışımız. Kalbimizi verip karşılık olarak sadece sevgi beklediğimizde hiçbir şey alamayışımız. Dünyaya ait şeyleri önemsemeyip önemseyenlerin hışmına uğrayışımız…

Buydu aslında bütün hatamız. Sadece benim değildi bu hata; benim gibi olanların da hatası…

Belki de bundandır şu an içimizde yalnız kalışımız, yalnız kalmak için çırpınan duygularımız…

Bir tren istasyonuna kaçışımız. Vagonların cam kenarında oturup sabahı karşılayışımız…

Kendim ile yüzleşme halinde değilim. Hatalarım ile doğrularım arasında savaşmıyorum kendimle. Bilakis mutluyum ve kalbim ferah. Sadece özlem duyduğum zamanlarıma kıyasla bugünümü tartıyorum. Hepsi bu…

Bugün olmasa da başka bir günde, bir başka seferin vagonunda, cam kenarında; yine sabahı karşılarız belki…

Yeryüzündeki benim gibilere; sevgiyle…

”Hadi kuşlar kanat çırpın
Bulutlar, yerinizi alın gökte
Kalbim kıpır kıpır olsun sizinle…”

Onur Kale
Onbeş Mart İkibinyirmialtı / Ondört Onbeş

*Yazar Onur Kale tarafınca, Ankara Tren Garı ile Gazi İstasyonu arasında yaşanmış bir hikayedir. Kapak fotoğrafında yer alan Onur Kale’dir…

Bu Yazıları Okudunuz mu?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir