Kara bulutların şehri uzun zamandır esir alıp sonunda güneşin sıyrılarak yüzüme yansıdığı bir günden yazıyorum…
Efkârın her geçen gün daha fazla üzerimize bindiği bir zamandayız. Kalbimizi saran kırgınlıklar ve aklımızdaki kaygılar gardımızı düşürse de her şeye rağmen hayata güzel bakmaya çalışıyoruz. Gayemiz, kalan zamanlarda ve ömrümüzün son anına dek aynı duruş ve düşte yaşamak…
En nihayetinde birçok canlı gibi duygular taşıyoruz. İçinde bulunduğumuz halimiz yorgun ve tükenmiş olsa da içten ve sevgi dolu duygumuz her şeye rağmen yerinde. Şayet bu duygularımızı muhafaza edemeseydik, duygusuzluğun verdiği kötülüğe esir olurduk belki de…
Ölümle sonuçlanmış ayrılıkların hüznünü hâlâ taşıyoruz. Bedenen gerçekleşen bu ayrılığın bir gün tekrar buluşma ile sonuçlanacağı düşüyle hasret çekiyoruz. Bazen gidenlerin ardından gıpta etmiyoruz da değil; belki bizleri bekledikleri o alem, içinde bulunduğumuz ve her geçen gün tatsızlaşan bu alemden daha sakin ve durudur. Bilmiyoruz ama kıyasladığımızda düşüncesi bile sakinlik veriyor…
Fikren ve sevginin son buluşu ile biten ayrılıkları da düşünüyor, yeri geliyor tebessüm ile anıyor, yeri geliyor pişmanlıkların ardında geleceğimizi tayin ediyoruz. Ayrılık insanın fıtratında var! Bu dünyada her insan ayrılığı mutlak tadıyor. Bazen ölümle, bazen aşkla, bazen de dünyanın içindeki herhangi bir sebeple…
Geçmişi ziyadesiyle özlüyoruz. Herkes geçmişine farklı sebeplerle hasret çekiyor. Kimi geçmiş zamanın güzelliği ve masumluğu ile kimisi de geçmiş zamanda hayatında olan insanlarla yaşadığı anılar ile. Bu zamanın ağırlığı, zorluğu ve keşmekeşinin etkisi ile zamanın çabuk tükeniyor olmasının baskısı altında, geçmişe çok daha özlem duyduğumuz kesin. Bunlardan biri de benim…
Bugün sabah saatlerinde uyandığımda odama güneşin yansımasını gördüm. Heyecanla doğruldum ve perdelerimi araladım; dağılan kara bulutların ardından güneşin şehri sardığı bir ana şahit olmanın mutluluğunu yaşadım. Balkon demirine konan kuşların masum halleri ile göz göze gelip aniden hüznü yaşadım. Yola koyulan ve yeni bir günün telaşının peşine düşen insanları gördüğümde zamanın zorluğuna sitemlendim. Aynı anda yaşadığım duyguların tarifi, şubatın ortasında sıyrılıp kalbine vuran güneşte saklı idi…
Güneşe karşı hem düşündüm hem de anlattım. Zaman, yaşamlarımız, ayrılıklar, geçmiş, bilinmeyen gelecek ve halimiz…
Belki de güneşin ihtişamı, her geçen gün zihnimi işgal eden ve yeri geldiğinde beni endişelendiren dünyanın ufkuna dair bir ışık oldu. Hemen hemen her gün gökyüzünü süsleyen güneş, bugün bana daha anlamlı geldi. Taşıdığım düşünceleri kaygı yerine sakinlikle karşılayıp olması gerektiği gibi kavramamı sağladı. Dünyanın özü şu ki; ne yaşıyorsak ya da neye şahit oluyorsak yazılmış bir senaryonun eseridir ve bu senaryonun da dünyanın da sahibi O…
Benim gibi düşünen ve düşleyen insanların fazlalığı, dünyayı önemsemeyip sadece bizlere yaşam fırsatı verilen bu geçici dünyanın çirkinleştirilmesinin kaygısı! Evet, tam da bu… Geçmişe olan hasretimiz ile geleceğe dair kavgamızın bütün nedeni de bu aslında. Her şeyi olduğu gibi kabullenip, var olanı daha da güzelleştirip sakince yaşamak varken neden bu hale geldi her şey düşüncesinin ağırlığı…
Bu sabahki güneş…
Şubat güneşi…
Ne iyi geldin bana…
Aniden gidenler, ansızın gelenler, etrafımdaki kalabalıklar ve benim gibi içten yalnızlar; gözlerimin önüne geldiniz film şeritleri halinde. Şubat güneşinin tepemde beni sarmasının heyecanında, sanki evimde penceremin ardında değil de, tek tük ağaçların yer aldığı kimselerin pek uğramadığı usul yerlerdeymişim gibi yaşıyorum…
Bilhassa gidenler; özlem duyduklarım… Sonu ölümle bitse de bir gün kavuşacağımızın umudunu taşıdığım ruhlar… Gökyüzüne bakarken sanki sizi görüyorum. Özlüyorum. Biraz tebessüm biraz da gözlerim nemli…
Bugün Şubat güneşindeyim…
Yarınlarda kim bilir…
Onur Kale
Ondokuz Şubat İkibinyirmialtı / Ondört Otuzsekiz