Zaman…
Şu aralar en çok ihtiyaç duyup, kovaladığımız anlar…
Dünya yerinde var olup, içinde barındırdığı her şey gün geçtikçe ve değiştikçe, zamanın içerisinde türlü hâle bürünüyoruz. Zamanın, bazen geçmişini özlemle yâd ederken; gelecek zamanın belirsizliği içinde de kayboluyoruz. Şimdiki zamanın kötümserliğini yaşarken, genelde geçmiş zamanda kalıyoruz, hep kalmak istiyoruz; içinde kayboluyoruz…
Her şey gün geçtikçe ne çok değişiyor, değil mi? İnsanoğlunun var olduğu her yer sorunlu oldu. Ayak bastığı yer adeta kirlendi. Dokunduğu yerin dokusu kalmadı. Duygular, saygılar ve sevgiler tükendi. Sanki bir şeyler sona geliyor gibi…
Bunca sıkıntı ve kahrın arasında, insan sakin kaldığı bir anda geçmişine dönüyor. Masumiyetin ve saf duyguların çok da yitirilmediği o geçmiş zamanların büyüsüne kapılıyor. “Keşke o zamanlarda, oralarda kalabilseydim” diye kendi kendine sitemlenip duruyor. Aslında “geçmiş geçmişte kalmıştır” kaidesi, o zamanlardaki zaman için pek geçerli değil. Lakin insan ne yaşadıysa kendine yaşamıştır. Yaşadıklarının içindeki en güzel ve kıymetli zamanı bir tarafa bırakıp, kötü zamandan çok, iyimser ve mutlu zamanlarını anımsar. İşte genel olarak hepimizin aradığı zaman da o zaman. Çünkü o zamanlar her birimizin hikâyeleri farklı olsa da, zaman aynı zamandı! Saf, duru, temiz, sakin ve narin…
Şu an içinde bulunduğu zaman diliminden usanmış biri olarak yazıyorum. Ben bu zamanı pek sevmedim, benimsemedim. Her şey o kadar çok çirkin ve yozlaşmış geliyor ki bana. Nezaketin yitirildiği, erdemli insanların parmakla gösterilecek kadar az kaldığı, saygının bitip tükendiği, sevginin ise arada bulasın hâle geldi bu zaman. İnsan, ne kimseye güveniyor, ne kimseyi içten sevebiliyor ne de kendini bırakabiliyor. Her konuda; aşkta, işte, evde, aklına geldiği her yerde…
Tükenmemiş mi her şey sence? Çok mu çabuk tükettik acaba her şeyi? Zamanla yarışalım derken, şimdiki zamanımızı hiç ettik? Yoksa dünya gibi, zamana da mı kötülük ettik?
Yıllar öncesine kadar yaşadıklarımızın içinde taşıdığımız duygularımız, daha saf ve merhametli değil miydi? Bunca acımasızlığa şahit olduğumuz bir zaman dilimine göre, eski zamanlarda acımasızlık nedir bilmezdik ki! Bilene de tavır alırdık. Yan yana gelemeyecek duyguların içinde olmaz, kendi duygularımızı muhafaza etmek adına çabalar dururduk. Sükûnet nedir bilirdik. Erdem ve duruş sahipleri idik. Saygı nedir had bilir, sevgide ise çok severdik…
Peki ya şimdi?
Aslında, bizler gibileri hâlâ aynı kalmış suretleriz. Değişmedik biz. Değişmek de istemedik. Zamanla yarıştık belki ama, bu yarış geleceğe dair değildi, geçmiş ile gelecek arasına sığdırdığımız o güzel zamanlarımızı dengelemek ve yaşatmaktı belki de gayemiz. Merhametimizi koruduk, saflığımızı yine kalbimizde taşıyoruz, haddimizi biliyor, saygıda kusur etmiyor, yine doya doya içten seviyoruz. Bunları yaparken elbet karşılık beklemiyoruz ama alabiliyor muyuz? Hayır! Zaten bütün sitemlerimizin sebebi de bu…
Sokaktaki bir kediyi gördüğünde hüzünlenen, başına bir şey gelen insana yardımcı olmak pahasına çırpınan, dert ile dertlenen, mutlu bir tablo gördüğünde sanki kendi yaşıyormuş gibi mutluluktan pay eden, kötülüğü sevmeyen ve kötülük etmeyen, sevgi nedir hisseden ve içten sevenler olarak; az mı kaldık yoksa birbirimizden mi habersiziz bu belirsiz.
Ne yazık ki zaman; kendisinden başka her canlıya zarar verenlerin, acımasızlığı vicdanının önüne geçmişlerin, kibre kapılmış suretlerin zamanı. Belki de onlara bu fırsatı biz vermişizdir. Geriye çekilip, kendi halimizde bir yaşam sürmenin sakinliğine kapılıp, zamanı onlara bırakmışızdır. Kim bilir…
Özlem duyduğumuz zamanlar…
Tekrar dönemeyeceğimizden umudumuzu gün geçtikçe kestiğimiz, yâd ettiğimiz anlarda tebessümle andığımız, o zamanları yaşarken içinde taşıdığımız hikâyelerimiz ve o hikâyelerin kahramanları…
Senin kıymetini bilemeyip; bu kıymetsiz ve anlamsız zamanlarda daha çok anladığım, özlem duyduğum zamanlarım, seni incittiysem özür dilerim. Seni özlemle yâd ediyorum…
Seni kötü kullandığımız için, şahsım adına özür diliyorum dünya…
Onur Kale
Onbeş Ocak İkibinyirmialtı / Sıfırbeş Onbir