Ne kadar masumduk ve ne kadar da mutlu…
Hani o hasretle her geçen gün anımsayıp özlediğimiz günler…
Kimisinin 80’li yılları, benim neslimin ise 90’lı yılları. Dünyanın ve hayatımızın en güzel zamanları. Aslına bakarsan; özlem duyacağımız yılların son zamanları…
Hırsın, bencilliğin ve kötülüğün bu denli şiddetli olmadığı; sevginin, aşkın, saygının, sadakatin ve güzel sözlerin her daim hissedildiği yıllardı o zamanlar…
Birbirimize heyecanla mektup yazdığımız o yıllar.
Sokak aralarında top oynadığımız, ip atladığımız; zamanımızı oyun ve arkadaşlarımızla geçirdiğimiz yıllar.
Elimizde telefonların olmadığı ve telefonların içine sığdırılmış sahte hayatların kurgulanmadığı zamanlar.
Vaktin kıymetini bilip keyifle ve mutlulukla geçirdiğimiz zamanlar.
Kitaplar okuduğumuz, dergi sayfalarında neler olduğundan haberimiz olduğu; yaşadığımız yerleri ve dünyayı tanımak için çırpındığımız heveslerimiz.
Kulağımıza hoş gelen şarkıları tekrar tekrar dinlemek ve yaşamak adına televizyonun yanında ya da radyonun başında heyecanla beklediğimiz o anlar.
Saflığımızdan aşkın ne olduğunu tam anlamıyla bilmediğimiz, kalbimizin kıpır kıpır olup onu gördüğümüzde ayaklarımızın yerden kesildiği anlar.
Bir yakınımızı veya arkadaşımızı kırdıktan hemen sonra pişmanlık duyup hüzünle onun gönlünü almak için her türlü çırpınışı sergilediğimiz zamanlar.
Şöyle düşündüğünde ne kadar güzelmiş, anlamlıymış ve içtenmiş her şey değil mi?
Özlüyor, anımsıyor, hatırladıkça iç çekiyorsun değil mi?
İnanır mısın, ben o günleri her gün anımsıyorum. Çok özlüyorum! Dünyanın insan eliyle her geçen gün daha da çirkinleştirilmesiyle daha çok hatırlıyor, iç çekiyorum…
Oturduğumuz eski semtimizin hemen yanı başındaki küçük arsada top oynardım. Annem, her anne gibi akşam ezanı okunduğunda bana seslenir, ezan bitene dek eve varırdım. Bazen çamurlu bazen de yırtık bir halde kıyafetlerimi çıkarır, annemin serzenişini yaşardım. Babamın bana bakarak yaşadığım mutluluğa ortak oluşu ile annemin bana olan tatlı sitemlerine karşı beni saklayarak kolladığı o saf günler.
Top koşturduğum o küçük arsanın hemen yanı başında pencereye çıkıp bana bakan, her baktığında yanaklarımın kızardığı o kız çocuğu… Bazen bildiğim şarkıları söylerdim penceresi önünde. O yine çıkar bakardı bana; çekinir, perde ardından gözlerdi beni. Hoşlanmanın ne olduğunu yeni yeni kavradığım zamanlarda saatlerce penceresi önünde beklediğim o yıllar… Adını şimdi hatırlamadığım ama o zaman ki an duyduğumda ki heyecanım ve bir gün penceresinden bana pembe tokasını attığı o masum günler. İlkokul zamanlarımın belki de hatırda kalan ve duygu nedir tanıdığım yıllar…

Yine bir bayram arifesinde yazıyorum; babamın olmadığı, sanki koca ailenin dağıldığını iliklerime kadar hissettiğim bir gün bugün. O eski bayramlar bizde şen idi… En güzel kıyafetleri giyinip, kokular sürüp, babamın elinden tutarak bayram namazına gittiğim, ardından hanemizde çalan en narin Türk Sanat Müziği eserleri arasında birbirimize gülümseyip sohbetin en güzel halini yaşadığımız anlar da yok artık. Hatırlıyorum o güzel günleri. Sen de aynı duyguları yaşıyordun biliyorum. Hepimiz o bayram sabahlarının da eksikliğindeyiz. Biliyorum…
Hatırlıyorsun o güzel günleri değil mi?
Anımsıyor musun, yaşıyor musun benim gibi her gün…
Bir ağaca bakarken, yolda yürürken, gökyüzünü seyrederken; anımsıyorsun, özlüyorsun bir an değil mi?
Tekrar dönmek istiyorsun o güzel günlere. Kötülük nedir bilmediğimiz vakte. Sevginin ve mutluluğun yaşandığı o nadide senelere…
Şimdi her şey ne kadar sahte değil mi? Her şey nasıl da doğallığını yitirdi. İnsanlar sanki maske takmış da gerçek yüzlerini saklıyor gibi. Körelmiş kalpleriyle dünyayı hem kendilerine hem de bizlere zehir ediyorlar! Ne acı…
Oysa böyle miydik? Ne kadar saf ve temizdik. Zamanı ne hoş ve ne doğal geçiriyorduk. Birbirimize ve yaşadığımız bu evrene zarar vermiyorduk. Birbirimizi sevip sayıyorduk. Duygu yüklüydük ve gerçekten kalpten seviyorduk.
Peki ya şimdi?
Adeta zehir gibi her şey! Yaşamaktan yorulmuş bir hâle geldik. Bugün bitse de yarına geçsek diye telaşa kapılıp günümüzü de boşa harcıyoruz gibi. Çünkü hiçbir şey eskisi gibi tat vermiyor artık…
Hatırlıyorsun değil mi o güzel zamanlarımızı?
Unutma sakın! Hep orada kal. O saf halini ve doğallığını yine koru. Belki birlikte güzelleştirir ve yine yaşanır hale getiririz dünyayı…
Geçmişte kalanların varlığını, geleceğin karamsarlığını ve yitirdiğimiz tüm umutları yeniden yeşertiriz kalbimizde…
Hatırla o güzel günleri hep…
Bu zaman olabildiğince kötü, çirkin ve ürkütücü…
Her şeye rağmen; geçmişinden bugünümüze, umutla…
Onur Kale
Onsekiz Mart İkibinyirmialtı / Yirmibir Kırkbeş