Neden bu dünyadayım diye soruyor musun kendine hiç? Ben çok soruyor, sorguluyorum. Bazen işin içinden çıkılmaz bir duruma dahi erişiyorum. Sorguladıkça sorguluyorum. Sahi, neden bu dünyadayım ki ben?
Aslında çok bencilce bir soru. Yılgınlığımızdan ve kendimize yarattığımız sitemlerden, bizi var edeni suçluyoruz! Ne haddimize…
Birçok yazımda da ifade ettiğim gibi; dünyanın şu anki halinin suçlusu dünya değil, biz insanlarız! Kötülüğün, çirkinliğin ve gözle görüp kulakla duyduğumuz türlü aykırılıkların sorumlusu bizleriz. Ne yapıyorsak da aslında kendimize yapıyoruz. Bizi var edenin, bize vadettiği gerçek dünyamızın geleceğine yapıyoruz.
Etrafımıza baktığımızda ne tuhaf şeylerle karşılaşıyoruz, değil mi? Hiç akla gelmeyecek şeyleri görüyor, duyuyoruz. Bazen istemeden de olsa içinde olabiliyoruz. Bazen en yakınlarımızdan, bazen de hiç tanımadıklarımızdan. Debelenip duruyoruz. Ancak ortak nokta şu ki; tuhaflık ve anormallik dahi bu dönemde normal karşılanıyor.
Bizler hassasız, fazlasıyla da duygusal; kaldırmıyor kalplerimiz artık bir şeyleri. İncinen bedenimiz yorgunluğu da kaldırmıyor. Sakinlik adına çırpınıyoruz. “Dokunmasalar keşke bize” diye söylenip duruyoruz. Çabalıyoruz…
Var edilişimizin elbette bir sebebi ya da sebepleri var. Bu dünyada oluş hikayemizin cevabını da yaratıcının bize vadettiği diğer gerçekçi dünyada alacağız. Karı da zararı da orada önümüze düşecek. Yüzleşmenin en saf halini yaşayacağız. Belki de bize, “Neden bu dünyadayım?” sorusu bile sorgulanacak hâle gelecek…
Yaşadığımız sıkıntılar, üstesinden gelemediğimiz meseleler ve gücümüzün kalmadığı zamanlarda “Neden?” diye sorgularımızın ardından, köşemize çekilip yalnızlığımızın sakinliğini yaşarken dünya ile de sitemlenir hâle geldik. Dünyanın içinde olmak, şikâyetçi olduğumuz insanlardan ve yaptıklarından dahi anlamlar çıkarıp bize vadedilen gerçek dünyaya yansımamız olabilir. İyi kalmanın bedelini orada sevaplar ile ödeyebiliriz…
Başımı gökyüzüne kaldırıyorum. Bulutları sayıyorum tane tane. Güneş sıyrılıp yüzüme çarptığında tebessüm ediyorum. Bir ağacın dalında sallanan yaprakların gözlerime verdiği ahengi tadıyorum. Trafikteki kornalardan, sokaklardaki telaşlardan, insanların ağızlarından dökülen çirkin sözlerden ve yaftalardan kaçıyorum! Sonra da neden bu dünyadayım diye sitemlendiğimde de düşlere dalıyorum; buradaki varlığımın nedeni belki de oradaki sebebim olacak…
Bazen kendi kendime söyleniyorum; 60’lı, 70’li yıllarda yaşasaydım keşke diye. O dönemin masumiyetini aile büyüklerimden duyduğumda hayranlığımı gizleyemiyorum. Annem hep der; “Sen o dönemin adamısın!” Sonra kendi kendime yine; “Ben neden bu döneme denk geldim ki?” diye söyleniyorum. Tuhaftır, cevabı da veriyorum kendime; bu dönemde var olmamın sebebi de belki herkes gibi bana da vadedilen gerçek dünyamı hazırlamaktır. Bu şuurda olunca biraz hafifliyorum. Daha iyi bir insan olmak adına çabalıyorum. Yaratıcının bu düzende var ettiği diğer canlılara değer veriyorum. İyinin yanında yer almak adına çırpınıyorum. Kötü söz sarf etmiyorum. Hakkaniyetli olmak için çabalıyorum. Haksızlığın karşısında duruyorum. Yorulsam da…
Evet, yorulsam da…
Bunca iyimser halime rağmen dönüp dolaşıp yine olumsuzlukların arasında buluyorum kendimi. Asla yaratıcının varlığını sorgulamıyorum ama insanların ve dönemin bu kadar üstüme geliyor oluşuna da sitem etmiyor değilim. Bunca hassasiyetimize, inceliğimize ve hayata dair duruşumuza rağmen, neden biz? Çok mu saf görünüyoruz ya da her geçen gün büyüyen kötülüklere çok mu aykırıyız?
Bence aykırıyız!
Dönemin bu denli çirkinliğinin arasında, kötülüklerin gözünde aykırıyız. Onlar belki de bizlere gıpta ile bakıyorlar. Kendimizi ayrıcalıklı tutmuyoruz ama onlardan farklı olduğumuz kesin. Öyle olmasa “Neden bu dünyadayım?” diye sorar mıyız kendimize?
Daralıyoruz, bunalıyoruz ve çıldırmak üzereyiz ama hâlâ sakiniz…
Belki de bizi ayakta tutan da sorgularımızın cevabı da budur: İyilik ve sakinlik…
İyiliğimiz ve sakinliğimiz, bizim gibilerin dünyada var oluşunun aynasıdır…
Vesselam…
Onur Kale
Onbeş Şubat İkibinyirmialtı / Yirmibir Kırküç