Değersizleştirilen her bir şeyin yerini sıradanlığın aldığı bir süreçte, yağmurlu bir Ankara gününde yine tasalanıyordum. Üzerinde durduğum düşüncelerin her yanımı kapladığı bir anda sakinlik aramaya da çok da gayretim yoktu. Yaşadığım dünyada ve çevremde her şey yozlaşmış ve çirkinleşmişken, sakin kalmak mümkün mü? Öyle şiddetli değil benimkisi; sadece içimde verdiğim savaşın çırpınışından başka bir şey değil…
O gün, her günkü gibi insanlara bakıyordum. Ne haldeler ve neyin telaşındalar diye kendi kendime söyleniyordum. Bir yandan da yağmur damlaları penceremi yokluyor, sanki kalbime selam veriyorlardı. Islanıyordu şehrin her bir yanı. Tane tane düşen yağmur damlaları, sanki içime düşüyor gibiydi. O an bir ana denk geldim. Gözümün önüne hastane odasında minik bir kalbin minik ellerini tutan bir kadın geldi. Aklımdaki tasalarım oraya yönelmişti. Ne olmuş acaba diye söylenirken, yokladım. Bir annenin evladına dönük çırpınışına şahit oldum. Ağzından, aslında kalbinden dökülen cümleler beni öyle derinden etkilemişti ki…
Minik kalpli çocuk hastalanmış, annesi de o minik kalbin hastalığına tasalanıp hastalanmış. El ele vermişler, soğuk duvarlı hastanenin bir odasında. Sığınmışlar birbirlerine, sonra onları var edene. Anneye yönelip sorduğumda, beni kalbimden vuran bir cümle sarf etti; “Annelik işte, ayakta durmak şart…” Sıradan bir cümle gibi gelse de, bir anne için manalı, hassas bir kalp için ise derin bir söz. Annenin o sözüyle o ihtişamlı duruşu beni sarsmıştı doğrusu. Şunu düşündüm o an; ben, insanların bu çirkin, bu çirkef dünyayı elleriyle berbat edip bizi de cezalandırıp yaşanmaz hale getirmesinin sancısını yaşarken, bir annenin telaşı beni kendine kutsal kıldı.
O ne güzel anne idi…
Telaşı manalı, canı pahasına çırpınan, anlamlı ve duru bir kadın…
Sonra yine düşündüm. Ne için uğraş veriyoruz biz bu hayatta? Peşinden gittiğimiz meselelerin içinde boğuşurken, sonu nereye varacak diye tasalanırken, ne elde ediyoruz? Bu anne gibi mi bakıyoruz hayata, yaşama, bizden birinin olmasına? Telaşımız ne bizim bu dünyada? Ansızın kaybedebileceğimiz tatlı canımızın bile kahrını çekerken, bir yandan da dünyanın içine adapte olup yine tasalanıyoruz. O anne gibi neden olamıyoruz? Gayemiz ne bizim? Neyin telaşı bu telaş? Hırs, kibir, hep elde etme kavgası ve ziyadesiyle bencillik!
Evet, o annenin o günkü duruşu belki üzerinde taşıdığı annelik kimliğinin verdiği bir görevdi. Yapmak zorunda olduğu ya da yapmak zorunda hissettiği vicdani bir meselenin içinde oluşu idi. Ancak bu vicdanı içinde taşımayıp, meselenin özünü kavramayanlar ya da kaybedenler de var. Her şeyi içinde sıradanlaştırıp, sevgi nedir bilmeyen ya da hissetmeyenlere ne demeli? Dünyanın içindeki gayeyi yanlış kavrayıp, hırsı önüne geçenlerin arasında oluşumuza ne demeli? Onlarla aynı dünyayı paylaşıyoruz, içinde yaşıyoruz ve yarın ne olacağını bilemiyoruz! Her şeyin başı belki de vicdandır. Vicdan da insanın sağlığıdır…
O anne beni çok derinden etkilemişti. Kafamda ve gözümün önünde gidip gelen soru işaretlerinin cevaplarını bulmama sebebiyet vermişti. Anne şunu diyordu sessizce; tasalandığımız her bir şey yersiz, çünkü belirsiz bir zamanda, zamanın içinde zamanla yarışıyoruz, adeta debeleniyoruz. Bak; aniden ne olabiliyor, insan ne yaşayabiliyor, nasıl korkabiliyor ve daha önemsenmesi gereken şeyleri önemsemeye başlıyor. Anne bana bunu diyordu. O anne bana bunları düşündürüyordu. Anne, konuşmadan anlatıyordu…
O anne, minik kalbi hastaneden taburcu ettikten sonra, sanki benim kalbimi taburcu etmişler gibi hissettim. Bir kuş gibi kanatlanıp gökyüzünde uçtum. Yüreğim hafiflemişti. Dünyanın verdiği nimetlerin telaşından arınmış, insanların tuhaf hallerinden uzaklaşmış, sorgularımı bir an olsun kenara bırakmış, ferahlamıştım. O anneyi bugün gördüğümde ise duruluğunun endamı gözlerime ilişmiş, hafif tebessüm ile tüm çirkinlikleri dağıtmıştı! Annenin dediği gibi; önemsenmesi gereken şeyleri önemsemiş ve o gün içinde bulunduğu hikayenin sonu güzel bitmişti. Vicdani sağlığını korumuştu anne, dünyaya tamah etmeden…
O duru anne, bana o gece yaşamın içindeki gerçek zorlukları ve dünyanın aslında güzel olup sadece peşine düşülmemesi gerektiğini hatırlattı. Bunca çirkinliğin arasında, güzelliği anımsattı. Vicdanın sadece sorumluluktan ibaret olmadığını, her an insanın üzerinde taşıması gerçeğini anımsattı. Hayatın içindeki amansız telaşlarımızın üzerinde durulmaması gerektiğini ve kendimizi yıpratmamamız ve bir gün her şeyin ansızın yaşamımız içerisinde yok olabileceğini vurguladı. Aslında o annenin bakış açısındaydı benim de bakış açım; ama bir an boşluğa düşüşümden midir, yüzüme çarptı!
Çok da telaşa kapılmamalıyız. İçinde yaşadığımız dünyanın da bizler gibi bir gün son bulacağı bilinci ile sakince ve aldanmadan hayatımıza devam etmeliyiz. Yaşamlarımızda cereyan eden ve üzerinde durmamamız gereken meselelerin üzerinde durdukça, üzerinde durmamız gereken gerçekleri ıskalayacağız. Zamanla yarışmak yerine belki de zamana ayak uydurup, zamanın içinde kaybolmamalıyız. Her birimiz, bizi var eden tarafından yazılmış bir senaryoyu oynadığımızı da unutmamalıyız. Gidenlerden kim geride bıraktığı ile gitti ki? Hepsinin eli boştu! Aklında ve kalbinde biriktirdiği iyi kötü meseleyi ya da halini götürdü mü? Peki biz hâlâ buradayken, dünyanın içerisinde yaşıyorken, neden bu kadar telaşlıyız ve neden bu kadar hırslı ve benciliz? Anlamıyor musun? Her şey anlamsız ve boş. O annenin sezişi gibi; biraz vicdan, biraz sakinlik ve biraz da gerçekçilik…
Şimdi balkonuma çıkıyorum, şehir sanki ayaklarımın altındaymışçasına gökyüzü ile cilveleşiyorum. Tek tek bulutları sayıyorum ve o an bulutların arasından suretler görüyorum, tebessüm edercesine bana bakıyorlar. Hayata dair yüklerim ve serzenişlerim hafifliyor. Ben de sıyrılıyorum; telaş edindiğim muhtelif meselelerden…
Selam olsun; önlerinde ceketimizi iliklemekte dahi onur duyduğumuz, yeryüzündeki kalbi güzel annelere…
Ve son olarak;
”Hayat var edilişimiz kadardır, varlığımız ise buradan göç edip gidenler gibi gelip geçici…”
Onur Kale
On Şubat İkibinyirmialtı / Sıfırüç Otuzaltı