Bahar ayı rötarlı da olsa iyiden iyiye çökmüştü şehre. Ağaçlar yeşermiş, dallar budanmış, güller açmış ve mis kokular tüm şehri sarmıştı. Buram buram ilkbahar kokuyordu Ankara…
Bayram arifesinde gidiyordu şehrin sakinleri. Kimisi memleketine, kimisi ise aklını ve kalbini dinlendirmek için nereye giderse. Herkes yol almıştı; sokaklar ve caddeler dinmiş, sessizlik hâkimiyeti almıştı. Kulaklarımda sadece kuşların cıvıltısı; öylesine mutluyum ki…
Bu sakinliğin ve boşluğun tadını çıkarmak ve şehri doyasıya yaşamak adına ben de şehir içinde yol aldım. Turluyordum adım adım her yeri. Gözüme ilişen ve güzel görünen her yerde duraksıyor, anın tadını çıkarıyordum. Gül kokuyordu o gün şehir! Yeni açmış güllerin tazeliğinde; tüm kötü kokulardan arınmışçasına…
Adım adım, iç çeke çeke yol alıyordum. Bazen o anları fotoğraflarken bazen de oturup dakikalarca izliyordum; ağaçları, dalları, gülleri ve cıvıldayan kuşları. Aklım da kalbim gibi ferahtı, beni ve içimi işgal eden tüm olumsuzlukları anımsamıyordum bile. Bu anın tadını çıkarmam gerekiyordu; çünkü şehir birkaç gün sonra eskisi gibi yoğun, telaşlı, kaygılı ve hatta kavgalı bir halde birbiriyle didişecekti.
Bir bankta oturdum. Koca alanda kimseler yoktu. Başımı göğe kaldırdığımda ağacın dalları ile güneş gözüme çarparken, kulağımda şehrin sessizliğinin tınısı vardı adeta. Aklım ve kalbim ferah ve rahattı belki ama o an aklıma ve kalbime düşler düşüyordu.
”Keşke hep böyle olsa her şey; sakin ve sessiz…”
Yürüyordum adım adım, sessizliği yaşarken düşlüyordum. O an önüme beyaz güller çıktı. Dakikalarca sevdim, kokladım, içime çektim, kendime geldi kalbim. Masumluğu ve güzelliği karşısında büyülendim. Anne karnından yeni çıkmış ve dünyaya merhaba demişçesine; sanki bu dünyaya yeniden gelmiş gibi hissettim. Gördüğüm ve yaşadığım her kötülüğü görmemiş ve yaşamamış gibi; olanları ve olacakları hiç bilmiyormuş gibiydim…
Ağır travmalarım yoktur benim ama kalbimdeki hasar ve enkazın altından çıkmış gibi olan yüreğim; kırgın ve sitemliydi. Sillesini de yemiştim hayatın, zorluğunu da tatmıştım. Aşık da olmuştum, doyasıya da sevmiştim. Yitirmeyi de yaşamış, kaybetmeyi de bilmiştim. Sakinliği ve sessizliği tadarken, beyaz güllerin arasında kendimi kaybederken bir an film şeritleri geçti gözümün önünden. Oysa o anki düşlerim, bundan sonrası için daimi sakinlik ve sessizlikti…
Yaşadıklarımız neden sürekli gözümüzün önüne gelir ki? Ne diye en sakin anımızda bile bizi yoklar? Neden bu denli etkileniyoruz, unutmaya yeltenirken anımsıyor, hatırlıyoruz? Her şey bir kenara; bundan sonrası için neden sessizliği ve sakinliği yeğliyoruz?
İnsan ne yaşarsa yaşasın, iyi veya kötü neyin içinde olursa olsun, yıllar geçse de beklenmedik bir anda; bazen bir yolda, bazen bir gül ağacında bazense herhangi bir zamanda yaşadıklarını anımsıyor. Hatırladığında yaşadıklarının düşüyle elbette anımsamasının içinde kalmıyor ama üzüntü duyuyor. ”Neden?” diye kendine soramadan da edemiyor…
Belki de bu sorunun cevabı da budur; sessizlik…
İnsan bu zamanda sessizliği daha çok arıyor. Hiçbir yere gidemese, varamasa bile kendi içindeki sessizliğini yaşıyor. Belki de yaşamak istiyor? Gözüne ve kalbine kötü gelen şeylerden böyle kaçıyor. Yorgunluğunu böyle atarken, tükenmiş duygularını biraz olsun sessizliği ile canlandırmak istiyor. Kim bilir…

Telefonum çaldı o an; aslında çok çalmıştı o gün ama bilerek dönmedim insanlara. Klasik bayram temennileri ve hiç de samimi gelmeyen cümlelerle tırmalayacaklardı kulaklarımı. Biliyorum, tanıyorum çünkü. İçlerinde elle tutulur birkaç insan dışında çoğu samimiyetsizdi. Ne acı değil mi?
O samimi insanların bazılarına döndüm. Herkeste bir telaş ve gaye. Kimisi şehri birkaç gün de olsa terk etmiş, kimisi burada kalıp kendini hanesine kapamış. Beni bana sorduklarında ise; “Şehrin içinde sessizliği tadıyorum, yaşıyorum adeta…” dedim. Bu bildiğimiz bir sessizlik değil aslında; biriken bütün sitemlerimin, körelmiş duygularımdan oluşmuş tavrımın ve gürültülerden, telaşlardan arınmak ve kaçmak isteyen bedenimin sessizlik arzusu idi…
Sessizlik; meğer ne kıymetliymiş…
Sadece ben mi? Biliyorum, benim gibi insanların da bu sessizliği aradığını, bulduğunda tattığını ve içinden hiç çıkmak istemediğini. Beyaz gülleri kokladığını, kokladığında içine çekerken kötü olan her şeyden arınma isteğini. Her şeyin, anne karnından çıktığı ilk günkü gibi olmasını istediğini. Biliyorum o insanları; hassas ve pürüzsüz kalbe sahip insanları…
Düşlüyorum, her şey daha sakin ve sessiz nasıl olabilir diye. Yeterince her şeyden arınabildim mi diye. Hayatı ıslarken, yakalamak ya da tutunmak yerine varoluşunu kabullenmeyi. Küskün ve kırgın olan kalbimi daha çok hasara uğratmadan sevdirebilmeyi. Gördüğüm tüm çirkinlerin üzerini örtmeyi veya görmemeyi. İnsanları olduğu gibi kabullenmek yerine şöyle bir zamanda biraz daha uzak kalıp kendimi dinlemeyi. Düşlüyorum, aslında düşlerken bunları yapıyorum. Sadece gözümün önüne ansızın gelen film şeritlerinin etkisinde bazen düşümden de çekiniyorum. Zamanı zamana bırakmayı yeğliyorum….
Dün de bugün de ve bundan sonraki kalan yaşamımda sessizliği yaşıyorum. Mümkün mertebe bana kötü gelen, çirkin görünen, kalbime zarar verebilme ihtimali olan her şeyden arınıyor; sessizliğimle kaçıyorum. Bu kaçış ürkekliğimden değil; kaldırmıyor artık aklım ve kalbim her şeyi…
Gece şehre çöküyordu ve ben tekrar beyaz güllere dönüyordum. Doyasıya kokluyorum, yaşıyorum adeta; aşk gibi…
Bir yanımda sessizlik, diğer yanımda sükunetim. Bir benliğim bir de kalbim…
Şehrin sakin hâlinde; sanki uçurumun kenarında, kuş bakışı her yeri görüyor da kimse beni görmüyor ve duymuyor gibi…
Keşke tüm zaman hep böyle sessiz olsa. Düşlerim geleceğime ayna olsa. Sakinliğim şehrin bu hâli gibi olsa. Arınsam her şeyden; annemin karnından çıktığım ilk günkü gibi baksam dünyaya…
Teşekkür ederim beyaz güller. Teşekkür ederim şehrin sakinleri; kısa süre de olsa şehri bana bıraktığınız için, içimdeki sessizliğin şehrin sessizliği ile birleştiği için…
Onur Kale
Bir Haziran İkibinyirmialtı / Yirmiiki Ondört
*Bu yazı, yazar Onur Kale’nin yaşadığı bir günün anlamlarının özetidir…