Biz gün boyu hayatı düşünüp neresinden ve hangi köşesinden yırtar da zorlukların yorgunluğu bir nebze atabilecek sırt arayan insanlarız…
Sabahın ilk ışıklarına kadar elimizde sigara, koynumuzda kağıtlar, yüreğimizde cümlelerle yaşayanlarız.. Aşkın gerçekciliğinin kalmadığını düşleyerek, siteme bürünmüş bünyemizin ağırlığında koşar adamlarla hayattan kaçarız…
Çünkü hayat bize her sevgimizde ve vaktimizde iltimas geçmedi, geçmiyor da…
Hep kaybettik biz; En sevdiklerimiz öyle zamanlarda gitti ki, zamanı ters çevirdiğimizde bile karşımıza yine hayat çıktı…
Kendimizi kıyılara atarız biz dalgalarla dans ederiz, martıların çığlıkları kalbimizin melodisi olur.. Aynaya baktığımızda yüzümüzün çöküşleri tatlıdır bizim için, çünkü hayatın bize verdiklerinin mücadelesinin eseri ve imzasıdır onlar…
Bazen düşünürüz, hani hayata ne derece veda etsek karlı çıkarız diye. Öteki diye nitelendirilen dünyaya yolcu ettiğimiz kaybettiklerimizin nazı aklımıza düştükçe, bu tavrımızdan vazgeçeriz, kim bilir belkide onları üzeriz…
En yakın arkadaşımız bir çift güzel söz yada dokunuştur bizim, biliyor musun? Cümlelerimiz okşandıkça, ruhumuzu gereriz, kalbimiz dikleşir, ellerimiz titrer, gözlerimiz ıslanır…
Yıllardır, elbet bizi arayan, bizimle uzaktan yaşayan, anlayan birileri vardır diye bekler dururuz.. Ne zaman ki ‘o an’ diye tabirlerimizi zorlarız, nereden bilebiliriz ki bir an çıkıp gelsin ya da gelsinler, çünkü önümüze şerit çekilmiş bir hayat var…
Onur Kale
Ondört Haziran İkibionaltı