Yazın Ortasındaki Kışım

Hüznün kendisini ve içinde barındırdığı hikâyeleri taşımaktan yorulmuştu kalbim. Çetin geçen bir kışın ardından ilkbahardan sıyrılıp yazın içimi ısıtmasının, yaşadığım tatsız hadiseler ve kayıpların ardından biraz olsun ferahlamanın gayesindeydim. İlk kez yaz geliyor diye bu denli seviniyor, güneşi gökyüzünde gördükçe sarılasım geliyordu…

Ben de hayattan nasibini alanlardanım. Asla şikâyetçi ya da sitemkâr hâle bürünmüyorum ama üst üste gelen meselelerin ardından yorgun düşmüş hâlimi gördükçe daha da yoruluyordum. Belki de insan olmamın gereği budur; hayat ile mücadele…

Çok sevdiklerimi, üzerine düştüklerimi, zamanımı vermekten mutluluk duyduklarımı erkenden yitirdim ben. Fiziksel kayıplar ile tamamen yok oluşların arasında sıkışıp kalıyordum. Bilhassa aniden ve tamamen gidişlerin hüznü beni çok ama çok üzüyor, yıpratıyordu. Geçtiğimiz kış kayıplarımın ardından gün sayarken ve yaz ayının üzerimdeki kara bulutları dağıtacağının inancını yaşarken, bu kez yazın ortasında kışta kalmış gibiydim…

Gibiydim değil; öyleydim…

Bir şeyleri içimde sindiriyorken, hüznümü yavaş yavaş dağıtıyor ve kalbimdeki acının sızısını kendime yarattığım sebepler ile dindiriyorken; çok sevdiğim, üzerine düştüğüm, değer verip mislisiyle sevgisini alıp tattığım en yakın arkadaşımı, komşumu aniden yitirmiştim. En acısı da onu o hâlde bulmanın ağırlığı altında kalırken, sanki bütün enkaz üzerime yığılmış gibiydi. Oysa bu yaz onunla, yazı iliklerimize kadar hissedip mutluluğa erişmek adına kurduğumuz hayalleri gerçekleştirmenin heyecanı ve telaşındayken…

Böyleydi işte hayat; aniden ve acısıyla da olsa sürprizleriyle…

Aynı hafta yaşadığım kaybın acısını iliklerime kadar yaşarken, başka bir kayıp haberiyle, ardından bir başka kayıp hikayesi ile iyice yazın ortasında kışı yaşamaya başlamıştım. Etrafımdaki insanlar bana sabır dileklerinde bulunurken, ben sabrımı koruyor ama kalbime söz geçiremiyordum. Kalbim inciniyor olmama inciniyordu. Balkondan şehrin suretini izlerken içimden mırıldanarak biraz hayata sitem ettiğim an ise hayat gerçekçiliğini yüzüme vuruyordu; her şey benim içindi, benim bu hayatta varlığım kadar…

Yaşadığım kayıplar sonrası teselli cümlelerinden bıkmıştım artık. Annemin hep söylediği gibi: “Sen erken büyüdün oğlum.” Buydu belki bütün meselenin özeti. Her ne kadar hayatım sürekli kayıplar üzerinde kurulu olmasa da ani gidişlerin hüznü beni hep etkiliyordu. Çünkü hassas ve kendimi bu dünyaya ait hissetmiyor olmamın düşüncesi altında yaşıyordum. Gerçekten de öyleydi. Bu dünyaya ait hissetmiyor olmam ağırsa bile en azından zamanın bu zamanına ait değildim. Bunu net olarak görebiliyor, ziyadesiyle yaşayabiliyordum…

Kış sert ve çetindir. Hazin ve hüzünlü hikâyelerin mevsimidir. Yaz, kışa nispeten daha özgür, daha sakin ve iç açıcıdır. İşte insanın hayatla olan bağı ve iç dünyasındaki kavramı da böyledir. Mevsimler gibidir hayatlarımız. Geçiş dönemlerindeki ağırlığı ve duygusu gibi…

Sonbaharı özledim. Arnavut kaldırımlara süzülüp düşen yaprakları ellerimle toplamayı, yavaş yavaş kuruyan bir ağacın gövdesine sırtımı yaslayıp düşlerde olmayı, gökyüzünü saran yağmur bulutları sonrası damla damla düşen yağmurlarda ıslanmayı özledim. Benim mevsimimde olmayı, sonbaharı yaşamayı özledim. Ne kıştır ne yazdır ruhumun özü; sonbahardır…

Bana bu yaz düşen; geçen kış olduğu gibi yaşadığım ani kayıpların ardından buruk bir hal ve hüzün oldu…

Olsun, her şeyde bir hayır yok muydu hem? Olması gerektiği gibi olmuyor mu her şey? Hayatımızın içi gibi…

Bugünümden sevgiyle…

Hâlâ dirayetli, umutlu ve yaşamaya devam ediyorum…

Vesselam…

Onur Kale
Yirmiüç Temmuz İkibinyirmialtı / Ondokuz Kırkaltı

Bu Yazıları Okudunuz mu?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir