Şehrin Tarihi Kilisesinden: Aynı Göğe Bakarken

Yazar Onur Kale tarafından kaleme alınmış, yaşanmış gerçek bir hikâyedir…

Mayıs sabahı…

Sabah saat 5 civarıydı, birden uykudan uyandığımda gün doğmuş, kuşlar cıvıldıyordu. Yatağımdan doğrulup hazırlanmam ve bir an önce evden çıkmam gerekiyordu. Gün içerisine sığdırmam gereken işim ve ardından bir görüşmem vardı.

Hemen hazırlanıp yola koyuldum. Şehirdeki trafik gözümü korkutmuştu o an; nasıl yetişeceğim diye düşünüp dururken yapacağım işi biraz olsun erteleme fikri ağır basıyordu. Aslında bir telaşım yoktu ama sorumluluk duygusu üzerime binmişti, oysa işimde kendimdim; neyin telaşındayım ki, zaten her şey olacağı gibi değil mi?

Birkaç durak geçtikten sonra güzergahtan başka bir yola döndüm ve kahvaltı yapmak için bir mekana girdim. Her yer gibi, sabahın o saatinde bile insanlar bir gayret birbirlerine bir şeyler anlatıyordu. Neydi ki bu saatte bu hararet?

Kahvaltıdan sonra trafiğin bitmek tükenmez kalabalığını tekrar gördükten sonra varmam gereken yere adımlarımla varma ihtiyacı duydum. Hem hava da güzeldi; ağaçlara baka baka, konuşa konuşa gitmeyi yeğledim. Şehrin eski sokaklarından geçiyor, tek tük kalmış tarihi yapılarına bakınıyordum. Yolum gideceğim yerden ters düşüyordu ama ağaçlar ve eski evlerin güzelliğinde büyüleniyordum adeta…

Sokaklarda yavaş yavaş yol alırken bir diğer sokağa yönelmiştim. Muazzam bir tarihi yapı gözüme çarptı. Aslında bildiğim yerdi; eskiden ara ara önünden geçerken göz ucuyla bakıyor, vaktimin darlığından irdeleyemiyordum. Bu kez doya doya bakma şansı bulmuştum. Trafiğin yoğunluğu işimi ertelerken ve bende miskinlik yaratırken fırsatı değerlendirip o yapıya uzun uzun bakıyordum. Orası, tarihi bir kilise idi… Şehrin eski sokaklarında ender kalmış narin bir yapı idi. Şehirde yaşayan ve her geçen gün nüfusları azalan Hristiyan vatandaşların teslimiyet adresi idi. Yerden göğe buluşma mevkileri idi…

Binanın bahçesinden uzun uzun yapıyı izlerken; “Merhaba” diye bir ses geldi arkamdan. Arkamı döndüğümde; güneş ışığının yüzüne vurduğu, kızıl lüle saçları sabahın yeli ile hafifçe dalgalanan bir suret…

Şaşkınlıkla “Merhaba” diye cevap verdim tebessüm ile… Lakin sabahın o saatlerinde sokakta kimseler yoktu. Kilise pencereleri dahi kapalı iken kimdi bu?

“Misafir misiniz, yoksa yeni bir arkadaş mı?” diye sordu. “Bu şehirde yaşıyorum, yol esnasında yapı dikkatimi çekti, öyle bakıyordum.” dedim. “Evet, çok eski bir binadır ve bir o kadar da alaturka.” dedi. Aklıma bir bir sorular geliyordu; en çok da merak ettiğim, sabahın bu saatinde benim ve sokak kedilerinin dışında kimselerin olmadığı bir yerde ne arıyordu? Merakıma yenilerek, “Bu saatte pek kimseler yok burada, siz ne yapıyorsunuz burada?” diye sordum. Tebessüm ile “Ben burada, yani kilisede gönüllü olarak hem çalışıyor hem de ibadet ediyorum.” dedi. Hiç rast geldiğim bir durum olmadığından doğrusu şaşkınlıkla karşıladım ve ardından, “O halde mesai saati olsa gerek, pek bilmiyorum ama…” dedim gülümseyerek. Kendi inancı ve inancının verdiği bağlılık ile şaşkınlığımı anladı; çünkü bilmiyordum, neyin mesaisi neyin gönüllülüğü, doğrusu yabancıydım…

“Ben de bu şehirde yaşıyorum. Hristiyanım ve kilisede gönüllü olarak kilisenin işlerini hallediyorum, aynı zamanda da ibadetlerimi gerçekleştiriyorum. Biraz şaşırdınız sanırım.” dedi gülümseyerek. “İlk defa tanık olduğum bir durum olduğundan mazur görün, bir de sabahın bu saatinde olunca hepten şaşırdım.” dedim.

“Kiliseyi gezmek ister misiniz?” diye sordu. Bahçesinden yapının ihtişamının büyüsü beni etkilerken, kim bilir içinde yatan tarihi dokusu beni ve duygularımı nasıl etkilerdi doğrusu merak ediyordum. Bu teklif karşısında “Fazla vaktim yok ama memnuniyetle” dedim ve ağır adımlarla kilise kapısına doğru yöneldim. Karşılıklı isimlerimizi telaffuz ettikten sonra içeri doğru yöneldik. Kapı açılır açılmaz, pencerelerden sızan güneş ışıkları bu kez kiliseyi aydınlatıyordu. Tek tek bu tarihi yapının her detayını inceliyordum. İlgimi çeken tüm detayları ise gönüllü arkadaşa soruyor, o da sabırla ve istekle cevaplıyordu. Merakım, bu tarihi yapının güzelliği kadar geçmişiydi de. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar öğrendikten sonra müsaade istiyordum. Lakin yetişmem ve halletmem gereken işlerime yönelmek zorunda idim.

Bir an başımı yukarı kaldırdım. En tepede figürler vardı, birkaç saniye gözlemledim. Anlamlar yükledim o an ve içimden; ”Aynı yeryüzünde var edilmiş insanlarız, inançlarımız farklı olsa da bizleri var eden aynı; O…” Bunu gönüllü hanımefendiye de sesli söyledim. O da bir an iç çekerek, tebessüm eden bir ifade ile ”Evet, aynen öyle ve dediğiniz gibi; bizi var eden aynı, teslimiyetlerimiz farklı olsa da…” dedi. Bu doğruydu. İbadet halimiz farklı olsa da, aynı göğe bakarak ve yakarışta bulunarak dua ediyorduk. Yeryüzünde var olan milyarlarca insan gibi…

Kapıya yöneldim. Kendisine, bu kısa süre zarfında hem bu tarihi yapıyı bana gezdirdiği için hem de bilgi verdiği için mutluluğumu ifade ederek teşekkür ettim. Kapıdan dışarı çıkmışken o an kilisenin bahçesindeki çınar ağacında cıvıltıları tüm sokağı saran kuşları gördüm. ”Bu arkadaşlar da bizler gibi yeryüzünün sakinleri” dedim. ”Evet ve her biri çok masum” diyerek gülümsedi. Yola koyulmaya başladım. Kilisenin bahçesinden çıkarken arkama son bir kez bakıp göz ucuyla o tarihi yapıya bakarak içimden yine konuşmaya başladım.

”Ben, var edilen ben! Dünyada gelmiş geçmiş, sayısını bilmediğim nüfus ile var olan ve var olan huzura çıkan insanlar… Hepimiz bu dünyayı tattık, tadıyoruz da. Bizlere verilen nimetleri yaşarken bir yandan da yazılmış senaryolarımızı oynuyoruz. Bu senaryo bazen iyi bazen kötü gibi görünse de yeryüzünde var oluşumuzun etkenlerinden biri. Yani varlık sebebimiz! İşte bu sebebin tıpkı dünya ve bizler gibi tek bir sahibi var; O… Hangi inanca ve değere sahip olsak da hep O’nu anımsıyor, teslim oluyor ve O’nunla yaşıyoruz. Tıpkı az önce içinde bulunmaktan, gezinmekten ve hakkında bilgi sahibi olmaktan mutluluk duyduğum kilisenin sakinleri gibi. Bu topraklarda var olan ve milyonlarca insanın teslimiyet adresi camilerimiz gibi. Dünyada var olan birçok insan ile farklılıklarımız olsa da ortak buluştuğumuz nokta; yaratıcının varlığı gibi…”

Bu cümlelerle yürüdüm sokakta. Yol alırken aklımdan ve kalbimden geçen bu cümlelerin ağırlığında yürüdüm. Bir yandan kendi kendime konuştum, bir yandan da cebime sıkıştırdığım kâğıda yazdım. Yürüdüm, konuşa konuşa, düşüne düşüne ve en önemlisi idrak ederek yürüdüm…

Hayatımızda yaşadığımız sorunların akabinde bazen sitemlerimiz oluyor. Bu sitemler de bir zaman sonra bize ağır geldiğinde, bizi var edene teslim olmak ve O’ndan yardım dilemek yerine; bize ve sorunlarımıza hiçbir zaman çözümü ya da gücü olamayacak insanlara kendimizi bırakıyoruz. İnsan bu tür durumlarda sadece cümle kurabilir, onun ötesinde hiçbir zaman bir şeyi elde edemez. Tıpkı dünyaya karşı elde etme gücü hissedip dünyanın sahibini o an unuttuğu gibi…

Bu, yeryüzünde farklı inançlara ve değerlere bağlı her insanın yaptığı bir hata… Ne istediğimizi bilmediğimiz noktalardan tutun da en mutlu olduğumuz anda dahi bizi var edeni unutuyoruz. Ne teşekkür ediyoruz ne de bir dua… Oysa O, kötülüğümüzü ister mi?

Sadece problemlerde, sorunlarda ya da mutlu olduğumuz bir anda mı? Elbette hayır! Soluk alıp verdiğimiz her an anımsamak ve o şuurla yaşamak gerek. Hristiyan inancına sahip o hanımefendi gibi milyonlarca aynı inançtaki insan ve farklı inançtaki ben; yeryüzünde var olan ve secde eden ile göğe bakıp dua eden insanlar aynı yaratıcıya inanıyorken bir de birbirlerimizi farklılıklarımızdan ötürü incitmek yok mu? Bu en ağırı ve acımasızı aslında…

Dünya bizler için var. Sınav ve sabır dengesinde yaşamlarımız var. Önümüze gelen ve son nefesimize dek yaşayacağımız hayatımızın da bir dengesi var. Hiç kimse yaratıcıdan üstün ve güçlü olamadığı gibi, ne hayatında ne de dünyada hiçbir şeyi değiştirme gücüne de sahip değildir. İşte böyleyken, farklı inançlarımız ve değerlerimiz varken ancak ortak noktamız yüce yaratıcı iken hâlâ neyin kavgasını ediyor da birbirimizi incitip kırıyoruz ki?

Nezaket sadece karakteristik bir duygu değildir. İnsan kalben taşıdığı nezaketi hayatın her aşamasında yaşamalı ve yaşatmalı. Aynı göğe bakarken ve içtenlikle teslim olup dua ederken; bir başkasının değerlerine karşı nezaketsizliği insan neden yapar ki? Yaratıcı bunu görmüyor mu sanıyor insan! Ne tuhaf…

Sabah evden çıkıp yola koyulurken, hiç aklıma gelmeyecek bir güzergâha yönelip içinde bulunduğum bir an bugün bana bunları düşündürdü. Aslında hep düşündürüyor ve sorgulatıyordu ama bugün daha çok yüzleştim her şeyle. Uğruna inandığım inançlarımın ve değerlerimin sadakatini kendimde yaşarken, bir başkasının benimle aynı göğe bakıp aynı yaratıcıya inanırken bana gösterdiği nezaket ve erdem dünyada yitirdiğim umutlarımı biraz olsun yeşertmişti…

Benim inancımın özeti; yeryüzünün son sakinleri ve hakikat sahibi şuurlu insanlar olmamıza rağmen, yaratıcının huzuruna çıktığımızda diğer farklı inançları ve değerleri taşıyan insanlarla orada da yine aynı noktada yüzleşeceğimizdir. Günahıyla ve sevabıyla, ne yaşadıysam kendi hesabıma yazılan her bir şeyin bedelini ben ödeyecekken, benden olmayan bir insanın hayatını ya da inancını nasıl gasp edebilirim? Bu ne hadsizliktir! Değil mi? Ah insanlar, keşke hepimiz bu şuuru taşıyabilsek…

Bugün mana dolu bir gün yaşadım. Dünyanın değil de insanlığın gidişatına her geçen gün üzüntüyle tasalandığım bir zamanda bu ziyaret ve düş bana çok iyi geldi.

Benimle aynı tasayı yaşayıp tasalanan, farklı inançta olsa da aynı göğe bakıp kendisi kadar insanlığa da dua eden sayısını bilemediğim nice insanlara da selam olsun.

Biz iyi ve güzel olalım da, takdir O’nun…

Her şey gelip geçici, O hep baki…

Vesselam…

Onur Kale
Yirmi Mayıs İkibinyirmialtı / Sıfırbeş Kırkdokuz

Bu Yazıları Okudunuz mu?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir