Ansızın yok oluşlarım vardır benim. Kafamın estiği gibi, bulunduğum yerden ardımı çok düşünmeden kayboluşlarım. Oldum olası sevemedim programlı bir hayatı, hep bodoslamadır zamanım. Bugünlerde de böyleydim; her zamankinden daha sakin ve estiğince…
Bundan yirmi küsur yıl önceydi, hiç unutmuyorum; markete ekmek almaya giderken yolda arkadaşım arayıp “Neredesin Onur?” sorusu sonrası kendimi aniden Kocaeli’de bulduğum gibi. Bir gün evde sıkıldığım an aniden ilk tren ile İstanbul’a gidip sırf Salacak sahilinde çay içip kalbimi dinlendirip akşamında Ankara’ya döndüğüm gibi. Böyle çoktur benim gibilerim…
Bu gibilerden birindeyim bugün. Etrafım ne yapıyor, ne halde düşünmeden aniden yola koyuldum. Deniz çekmişti canım. Sularda bedenimi dinlendirip, gözlerimle kıyıları izlemek istedim. Önümden her geçen gemiye el sallayıp rotasını anlamaya çalıştığım zamanlar…
Bir mevkide bulmuştum kendimi. Yanıma çokça şey almadım. Aklımda, geldiğim yerde yaşadıklarımın ağırlığı olsa da, biraz olsun arınıyordum düşlerden. Bu anın tadını çıkarmam lazımdı. Lakin zamansız, plansız ve ani manevra ile gelmiştim. İstersem bu zamanı uzatabilirdim ama kısası şimdilik makbuldü kalbim için…
Denizi kokluyor, içime çekiyordum adeta. Sularda süzülürken gökyüzünü izliyordum. Güneş yüzüme çarparken bir yandan gözlerimle adeta cilveleşiyordu. Yüzdükçe sanki başka kıyılara varacakmış gibi heyecanlanıyor, bir yandan da mesut oluyordum. Gün boyu, hatta keşke ömür boyu bu sularda kalsam, kalan ömrümü denizde yaşasam, gökyüzüne bakıp kuşları, bulutları, güneşi ve gelip geçen her güzelliği izliyor olsam. Ne hoş olurdu, ne mutlu olurdu benliğim…
Ne denizde ne kıyıda ne de karada; olan biten her şeye rağmen tek bir düşünceye kapılmamaya başladım. Arınıyordum adeta, boşluktaymışım da bütün düşleri o boşluğa bırakıyormuşum gibiydim. Etrafımdan gelip geçen insanları bile görmüyordu gözlerim. Kulaklarım, insanların telaşlı ve heyecanlı anlatımlarını dahi duymuyor, gürültüler tırmalamıyordu. Buydu aslında çok uzun zamandır arzum; sakinliğe dair umudum…
Akşam çöktüğünde kendimi kıyıya bırakıyordum. Kimseler yoktu, mutluydum. Mehtap denize yansırken ve dalgalar hafif hafif süzülürken gözlerimin ferahlığı karşısında tebessüm ediyordum. Kıyıdan ufukları gözlüyor, gelecek olan gemileri karşılıyor gibiydim. Kim bilir ne hikayeler taşıyordu o gemiler ve kim bilir hangi güzergâha yol alacaktı. Tam da benim iç dünyamın yansımasıydı bu anlar. Beslendiğim duygular…
Hep tren seferlerini gözlüyor, boş vagonlarda buluyordum kendimi. Bu kez gemiler ve rotalarıydı düşüm. Ancak o gece kıyıda otururken gemiler arasında bir gemi çarptı gözüme. Uzaktan da olsa ışıl ışıldı. Israrla gözlerim o gemiye odaklanıyor, aklımdan düşler geçiyordu. O gemi beni etkilemişti. Kıyıya geliyor muydu yoksa başka rotaya mı yöneliyordu tam kestiremiyordum ama heyecanlanıyordum o an. Başkaydı o gemi, içiyle dışıyla başka bir hikâye idi…
Dakikalarca izledim ve bekledim. Ufuk çizgisinde beliren ve bir zaman sonra rotasına yol alan gemiler gelip geçerken o gemi neden hâlâ orada idi ve sanki bana bakıyor, beni bekliyor gibiydi; daha da heyecanlanıyordum. Oysa baktığında altı üstü bir gemi idi ama bana, kalbime ve gözlerime gelen çok başka idi. Neden sen?
Arkamdaki kulübede bir an çok sevdiğim klasik müzik eserleri çalmaya başlamıştı. Ayarlasam bu denli ambiyans yaratamazdım sanırım. Hava hafif esmeye başlıyorken, kıyıda benden başka kimse yoktu. Kulübedeki görevli arkadaş ise uyku ile rüya arasında bir andaydı. Gemiler gelip geçerken o gemi hâlen orada belirmeye devam ediyordu. Bir an el sallamaya başladım, sanki beni göreceklermiş gibi. Düş ya bu işte; insan kendini alamıyor…
Saatler geçiyordu, ben aklımı ve ruhumu kıyıda dinlendirirken bir yandan da gemiye bakmaya devam ediyordum. Ne bir adım ileri ne bir adım geri, olduğu yerde ben gemiye, gemi de bana bakıyordu sanki. Kulübedeki görevli genç bir an bana doğru yönelip ”Abi saat geç oldu, herkes uykuda sen uykusuzsun sanırım” dedi. ”Evet hem uykusuzum hem de anın tadını çıkarıyorum, radyonda çalan müzik de çok iyi geldi” dedim tebessümle. ”Eyvallah abi, sevindim. Ancak dikkatimi çekti, neden ikidir uzaklara dalmış öyle bakıyorsun?” diye söylendi. ”Şu gemiye bakıyordum, ilginç geldi bir an” dedim. ”Sıradan bir gemi abi, neyine bakıyorsun?”, ”Öyle ama gelip geçen gemiler arasında o dikkatimi çekti ve saatlerdir orada duruyor, kim bilir nereye varacak, yol alacak” dedim içlenerek. ”Bakayım abi, belki bizim kıyıya gelebilir; yolcu gemisi o sanırım, yabancıları taşıyor, gezi misali” dedi. Bir an ”bizim kıyıya gelebilir” deyince heyecanlandım doğrusu. O ışıl ışıl, büyülü gemi beni çok etkilemişti. ”Abi bizim buraya uğrayacak, sabaha birkaç saate gelir, fazla kalmaz ama” dedi. O an çok mutlu olmuş, geliş saatini sormuştum. Hemen odama geçtim, perdemi araladım, tam göz ucumda yine o gemi vardı; saatimi kurup sabah ben karşılamak istemiştim o gemiyi. Nedendir bilmiyorum ama sıradan bir gemi olan o gemiye varmam lazımdı…

Sabah olmuştu, gemi kornası ile uyanmıştım. Bu bana bir mesaj gibiydi sanki. Penceremden baktığımda gelen o gemiydi. Hemen üzerimi hızla değiştirip kahvaltıyı bile unutarak hafif uykusuz halimle gemiye koşmuştum. Yolcular iniyordu bir bir. Yüzlerinden belliydi; hepsi başka mevkilerin insanıydı ve bulunduğum bu yeri kısa süre de olsa görmek ve belki de benim gibi aklını ve ruhunu dinlendirmek isteyen insanlardı. Heyecanla geminin içine doğru yöneldim. Şaşkın ve afallamış durumdaydım; ilk kez geminin içinin şaşkınlığı değildi bu, o geminin ihtişamı ve büyüsüne kapılmamdı afallamam. Kaptan bey ile karşılaştık. Yabancıydı. Çat pat yabancı dilimle tanıştık. Güzergâhını sorarken bir yandan gözlerim hâlâ gemideydi. Dün geceden bu ana kadarki halimi, heyecanımı ve gemiye olan alakamı kaptan ile paylaşmıştım. Kaptan da epeyce şaşırmış ve durumu anlamaya çalışıyordu. Bilmiyordu ki karşısındaki insan tuhaf ve düşleri içinde yaşayan biriydi…
Aynı gün yol alacaklarını ve birçok yere uğrayacaklarını söyledi. Yolcular dünyanın birçok noktasından insanlardı. Her biri ne hikayeler taşıyordu kim bilir üzerinde. En çok bunu merak ediyordum. O taşınan hikayeler bana mirastı adeta. Yazılarımın ve cümlelerimin seyrine bir yoldu. O gemide olmak ve günlerce her birinin hikayesini dinleyerek anlamlar çıkarmak isterdim. Benim taşıdığım hikayeler ise bu geminin büyüsü gibiydi. Sanki bu gemiye sığdırmışım da birlikte rota çiziyorlar gibiydi. Bir an çok istedim o geminin yolcusu olmayı ancak şartlar ve sınırlı yolcu kapasitesi buna müsaade etmiyordu. Kaptanla epeyce kelam ettikten sonra gemide gezme ve büyüsüne içten içe tanık olma şansı bulmuştum. Hayır! Bu altı üstü bir gemi değildi; farklıydı, anlamlıydı ve manası beni ve kalbimi çokça etkiliyordu. Her gün farklı bir güzergâh, uzunca bir rota ve içinde birbirinden çok farklı hikâyesi olan insanlar. ”Allah’ım keşke…” diye sitemlendim, iç çektim bir an…
Hikâyelerimizle yol almak ya da hikâyelerimizi yanımızda taşıyıp farklı güzergâhlarda farklı hikâyeler ile kıyaslamak…
Bu kötü bir kıyas değil asla. İnsan ne yaşarsa hep kendinedir derim ya, bu da böyle. Farklı hikâyelere tanık olup o hikâyeleri hayatına adamak; aslında taşıdığın hikâyeye ve yenisi eklenecek nice hikâyelere de gebedir. Böyledir hayat ve bize yansıması çünkü. Bazen bir gemi seferi, bazen bir tren yolculuğu ya da arabanın yan koltuğunda camdan dışarıyı izlerken gözlerinin dalması gibi. Oysa o an aklındaki ve kalbindeki düşlerin kadar hikâyelerindir de. Lakin düşlerin temeli de hikâyelerdir. Hayat gibi…
Madem içinde bulunamayacaktım, o halde yol alana dek içinde olmayı ve zamanı kovalamayı yeğlemiştim gemide. Karış karış içini izliyor, bazen de fotoğraflıyorken her defasında büyüleniyordum. İçi dışı ışıl ışıl olan bu gemide başka bir hava; içimi ısıtan ve beni düşlerimden ötesine götüren başka bir şey vardı. Tanımlayamıyordum ama sanki bulunduğum şehirden koşa koşa sırf bu gemiyle karşılaşmam gerekiyormuş da gelmişim hissi uyanmaya başladı. Çok tuhaftı…
Yolculardan birkaçı ile de kelam etme şansı bulmuştum. Hikâyemin özünü dinlemeden gemi ile karşılaşma hikâyemi dinlediklerinde fazlasıyla etkileniyorlardı. Dedim ya; bu gemi başkaydı, içindeki yolcuları da beni anlayandı. Ondandır bu büyü ve tesadüfü…
Yavaş yavaş yol almaya başlamıştı o gemi. Yolcular yerini alıyor, bizim kıyıya veda etmeye hazırlanıyorlardı. Kaptan ile vedalaşmıştık. Kelam ettiğim yolcular ile de vedalaşıyorken geminin kendisine de veda edecek olmamın hüznü ağır basıyordu. Gözümün önüne Ankara’dan İstanbul’a yol aldığı “Başkent Ekspresi 23.45” seferi geliyordu. Her defasında aynı hüznü taşıyor olmaktan da yoruluyordum ama hayatın kendisi de bir veda değil miydi? Son düdük çaldı ve gemi hafiften yol almaya başlamıştı. Hiç yorulmadan ardından elimi sallıyor, sanki her biri benim yakınımmış gibi uğurluyordum. Bu veda tuhaftır canımı acıtıyordu. O geminin o kadar çok yolcusu olmayı isterdim ki; belirsiz güzergâhların yolcusu…
Bulunduğum yerden aniden bu kıyıya varışımın hikâyesinin sebebi de buydu belki de. Bu gemi ve kısa da olsa biriktirdiğim, içime attığım hikâyesi. Ve tanık olduğum yine vedalardı. Artık “Hep veda eden neden benim?” diye sormuyordum kendime. Hayatın cilvesi bu ya; benim nasibime düşen de vedalardı…
O an hikâyelerde yol alıyordu gemi ile birlikte. Kalplerde ve yüreğinde taşıdıkları hikâyeler. Benim hikâyelerim ise hâlâ içimde, olduğu yerde…
Süzüle süzüle, adım adım gidiyordu gemi. Elimi kaldırıp tekrar selamlıyordum. Sanki tüm yolcular ve kaptan arkasını dönüp onlar da bana el sallıyorlar gibi…
Selam söyleyin okyanuslara, kıyılara, vardığınız her mevkideki insanlara…
Bugünden bana kalan; büyülü bir geminin hikâyesi…
İçimde biriken tüm hikâyeler gibi…
Onur Kale
Bir Ağustos İkibinyirmialtı / Sıfırdört Onyedi