Akşam çökmüştü hem gökyüzüne hem de şehre. Dışarı bırakmak istemiştim kendimi. Temiz hava, gürültüsüz sokaklar ve kornasız boş yollar. En ideal zamandı; ruhumu ve kalbimi dinlemek, dinlendirmek için…
Telaşlı insanlardır şehir insanları. Hep bir çaba ve gaye içerisindedirler. Kimisi işinin, kimisi evinin, kimisi ailesinin, kimisi de kendinin ve derdinin derdindedir. Değişmez hiçbir zaman bu kural. Cazibeli bir yaşam gibi görünse de şehirler, bir o kadar da stresli ve çetindir.
O gün saat ilerlediğindendir herkes hanesine ve köşesine çekilmiş dinleniyordu. E tabii; gün yoğun ve maksatlıydı. İnsanın, hanesine dönerken sebebi olmalıydı, tıpkı sabah yola koyulduğunda bir sebebi olduğu gibi…
Tek tük insanlara rastladım sokaklarda. Balkonlardan yükselen konuşma sesleri ve bazı kahkahalar da kulağıma ilişiyordu. Bazısı perdesi kapalı sessizce oturuyordu. Sokaktaki hayat şehrin tamamı gibi değildi; sesi bile sessiz geliyordu insana…
Biraz ilerledikten sonra caddeye varıyordum. Küçük küçük mekânlara sığmış insanlar çay kaşığı sesleri arasında birbirlerine hararetli bir şekilde bir şeyler anlatıyordu. Kimisinin elinde kitap, kimisinde ise telefon vardı. İlginçtir; kitap okuyan da, elinde telefonu kurcalayan da, aynı masada birbirlerine hiç durmadan bir şeyler anlatanlar da düşünceli, biraz kaygılı ve en dikkat çekici olanı ise kendini ifade edebilme çabasında idi… Bunu görebiliyordum, hissediyor ve anlıyordum…
Biraz daha ilerliyordum, caddenin sonuna doğru başımı kaldırmış sağlı sollu insanlara bakıyordum. Yüzler asıktı çoğunda, tebessüm edenin dahi tebessümünde hüzün vardı. Bir şey olmuştu bu şehir insanlarına. Her yer böyleydi, sadece bu caddede değil. Dün de rastlamıştım bu yüzlere, bir önceki gün de; aylardır böyleydi şehrin insanları. Peki ya ben?
Ben kalabalıklardan kaçıyordum çok uzun zamandır. Gürültü, telaş ve gayelerden arınmıştım. Bunu tercih etmemin sebebi şehir değildi. Aslında şehirdeki insanların haliydi. Ürkütücü ve korkutucu bir hâl alan tavırlarıydı.
Tebessüm ederken dahi tebessümünün altında hüzün ve mutsuzluk olan insandan kaçıyordum ben; çünkü biliyorum bu tavrı. Aynı masada oturduğumda, kendi sorunlarını büyüte büyüte anlatıp yaşadığı dünyanın ve karşısındaki insanın sorunlarını dinlemeyip bencillik yapan insandan kaçıyordum. Sabah yola koyulurken aklında günü tasarlayıp telaşa düşerek hırslanan insandan kaçıyordum ben. Yaşadıklarının sorumluluğunu üstlenmeyip kendine pay çıkarmadan suçu insanlara atan ve şehri suçlayan insandan arınıyor, kaçıyordum ben. Caddedeki ve sokaktaki insanların yüzüne oturmuş hal buydu çünkü…
Elbette hayatın zorluğunu ve keşmekeşliğini yaşayan ve mücadele eden insanlar var. Onlar yüzlerini caddede veya sokakta saklarlar; çünkü bütün yaşadıklarını kendi içlerinde yaşarlar. Mutsuzluklarını ve hüzünlerini içlerine atarlar, asla ve asla mücadele alanına kimseyi de sokmazlar. Lakin güçlü oldukları en büyük yanları da zaten bu. Hayata karşı dirençleri… Peki ya diğerleri?
Caddede ilerlerken kendi kendime söylendim: “Yahu bu deli hararetiyle ne konuşabilir bu insanlar?”, “Neden yüzlerini ısrarla gizliyorlar?”

İnsanın en güçlü yanı içinde taşıdığı yalnızlığıdır…
İnsanın en iyi arkadaşı ve sırdaşı da yalnızlığıdır…
Çünkü insan yaşamında ne yaşarsa yaşasın, özünde kendisiyle yaşayandır. Kimse senin kendi iç dünyanda yaşadığını ve kendi kendine neler konuşup anlaştığını bilemez. Bilse dahi anlayamaz, anlasa dahi ancak kendi hayatıyla kıyaslayabilir…
Şöyle bir bakıyorum da; herkes aşırı derecede çok konuşuyor. Sürekli kendini ispat etme gayreti içerisine giriyor. Daimi kendi haklıymış da başkası haksızmış gibi cümleler kuruyor. Yüzünde parsellenmiş mutsuzluk, hüzün veya öfke aslında kendine dönüktür. Çünkü içinde haklı ya da haksız mücadele veren ve bunu yalnızlığı ile paylaşıp yaşayan insan asla yüzünü göstermez!
Bazen dünyayı unutuyoruz. İçinde neler oluyor ve bitiyor umursamıyoruz. Hep kendi hayatımız ve iç dünyamıza dönük yaşıyoruz. Bazen de bizi var eden yüce yaratıcıyı unutuyoruz. Canımız yandığında, kalbimiz sıkıştığında ve ona ihtiyaç duyduğumuz zamanlar dışında unutuyoruz. İşte yüzümüzü parselleyen, yaşamımızı zorlaştıran bazı sebeplerin sebebi bu olabilir mi? İnsan, meseleye bu yönden baksa her şey çok kolaylaşır.
Sürekli bir telaş içerisindeyiz. Caddede, sokakta, evde, işte, mekânda; herhangi bir yerde…
Bir de kalabalıklar arasındaki yalnızlar…
Kalan zamanı ve yaşamlarını sakinliğe adayanlar. Yüzlerini saklayanlar. İçindeki yalnızlığını paylaşmayanlar…
Bizler…
Yaşımızdan mıdır yoksa yaşadıklarımızdan mı bilinmez; sakinliğe hayatımızı hep adıyoruz. Yeterince yorgun düşmüş duygularımızı onarmak pahasına dahi sessizliği yeğliyoruz. Elbette bizim gibilerin de telaşı var ama ne bu dünyaya ne de bu zamanın içindeki insanlığa ve var olanlara dair bir telaş değil bu. Daha çok sessiz ve sakin olmak, kalabalıklardan uzaklaşmak, sonunu bile bile uğruna çabalanan şeylerden arınmak, daha da çok yorgun düşmemesi için uğraş verdiğimiz duygularımızı muhafaza etmek adına bir telaş…
Çünkü basitleşti her şey! Gürültülerin dahi bir anlamı kalmadı, tıpkı anlamlı kavgaların son bulduğu gibi. Sevgi sözcüklerinin yerini küfür ve kabalığın aldığı, haklıysa dahi haklılığını savunurken bencilce davrananlar, sürekli konuşanlar, konuşurken dinlemeyip empati yapmayanlar gibi…
Bizim yüzümüz bu zamana gösterilecek kadar zayıf değil. Şayet mutsuz, huzursuz ve hüzünlüysek dahi, bu zamanın içerisindeki zamana kapılıp gitmiş insanlara gösterilip daha çok hırpalanmamalıyız…
Kalabalıklar arasında yalnızız; içimizdeki yalnızlığımızla farklıyız. Anlamlı ve duyarlı…
Şimdi yürüdüğüm caddenin sonuna geldim. Arkamı dönmüyorum bile, çünkü biliyorum aynı tablo hararetli bir şekilde günün ilk ışıklarına dek sürecek. Yarın da, bir sonraki gün de, haftada ve beklenen o son günün dakikasına dek… Telaşlı, gürültülü, bencil ve yüzünü saklamayan insanlarla dolu bir cadde. Sokağa dönsem de…
Vesselam…
Onur Kale
Ondört Mayıs İkibinyirmialtı / Sıfırüç Otuzbir