Hepsi Kimin Yüzünden?

Düşünüyordum her zamanki gibi, düşünürken de düşlüyordum. Yağmurlu bir havanın hakimiyetinde sokağımda yürüyordum. Mayıslar ılık geçerdi bizim şehirde ama bu mayıs çetin geldi bu kez. Tuhaftır, yağmurun arasına kar karışmış damlıyordu üzerime üzerime. Soğuk ve tuhaftı; düşlerim gibi…

Sokağın sonuna doğrudur benim hanem, hemen yanında da semtin camisi vardır. Teslimiyeti yaşayan cemaat dağılıyordu, tanıdıklarıma en içten selamlarımı iletirken bir ses ilişti arkamdan; semtimizin kadim insanlarından bir büyüğümüzdü. 70’li yaşları adım adım aşan büyüğümüzün elini öpmeye eğilirken “Var ol evladım, var ol” dedi. Hoş bir kelamın içinde bulduk kendimizi. Hayatı ve dünyayı ayaküstü biraz çekiştirdik. Aslında mesele ne hayat ne de dünya idi; insandı…

Yavaş adımlarla ilerlerken bana tebessüm haliyle “Sen çok farklı bir çocuksun, temiz kalplisin, seni görünce dua ediyorum; hep mutlu ol evladım” dedi. Sıradan bir temenni gibi gelse de kulağa, o an o cümle kalbimi vurmuştu! Böylesine acımasız bir zamanda bu denli kıymetli bir söze mazhar olmak benim için onur vericiydi. Ancak cümlenin içindeki can alıcı kısımda kaldım: “Hep mutlu ol…”

Birbirimize iyi bir gün ve gece dileklerinde bulunduktan sonra apartmanın önünden tekrar sokağa yöneldim. Yağmur hızlanıyor, fırtına savuruyor ve soğuk içime içime işliyordu. Girmedim haneme, o cümlenin tesirinde tekrar yürümeye başladım. O büyüğümüz hayatın ve dünyanın şu anki halinden olacak ki, bana mutlu olmam için temennide bulundu; ancak geçmişimden bugüne mutluluklarım ile mutsuzluğumun arasında sıkışmıştım o an! Sahi mutluluktan mutsuzluğa nasıl eriştim ben? İşte en çok da beni düşündüren oydu…

Her birimiz hayatımızda irili ufaklı bir şeyler yaşıyoruz. Hayat kimseye iltimas geçmiyor! Zorluklar ve kolaylıklar bizler için, tıpkı mutluluk ve mutsuzluğun üzerimize bindiği gibi. Omuzlarımızda taşıdığımız yorgunluğun sebepleri de bu aslında. Belki de yaşamımız içerisinde soluk alıp veriyorken hissettiğimiz o bezginlik; yaşadıklarımız ve yaşayacaklarımızın aynası gibi. Eskiden ‘oh’ çekerken, şimdilerde ‘of’ çektiğimiz gibi. Gibiler ile dolu bir zaman…

Geçmişe dönük yaşayan biri değilim. Sadece anıları ve geçmiş zaman dilimini anımsayan biriyim. Bana güzel şeyler bırakan hatırı sayılır insanlarla geçirdiğim zamanın efkârını ara ara hatırlayıp iç çekerken, yaşanılan birçok şeyi “yaşandı ve bitti, bitmesi gerektiği gibi…” diyerek orada bırakan biriyimdir. Ancak, bazen anımsarken mutsuz olduğum zamanları da anımsıyorum. O an aklımdan ve kalbimden uzaklaştırmak ve kendimi yıpratmamak adına çırpınırken bu kez de sitemlerim örseliyor kalbimi. Sonra düşündükçe düşünmeye başlıyorum. “Neden böyle oldu?” diye söyleniyordum çoğu kez. İşte o akşam büyüğümüzün “Hep mutlu ol evladım” söylemi sonrası sokağa tekrar yönelip bunu düşünmeye başlamıştım. Evet; “Neden böyle oldu?”

Talihsiz olayların ve yaşantıların içinde yer aldım zamanla. Hiç aklıma gelmeyecek durumlara şahit oldum. Yeri geldi üzüldüm, hüzünlendim; yeri geldi hüngür hüngür de ağladım. Zamansız gidişler, hak etmediğim cümleler, duymamam gereken söylemler ve en acısı da sonsuz gidişler… Şahit olduklarımın bir kısmı bunlardan ibaret olsa da kalbimde sakladığım acıklı hadiseler hep başucumda…

Aşkta, işte, evde ve bazen de hiç ummadığım yerde yaşadıklarım…

Teferruatından ziyade, meselenin özü mutsuzluğumun sebepleriydi aslında. Bazen kızıyorum kendime “Senin hiç mi suçun, kabahatin ya da yanlışın yok?” diye. Elbette vardır. Bizim gibi hassas kalpli ve duygusal insanların da en gerçekçi huyu kendisiyle yüzleşmesidir zaten. Çokça yüzleştim kendimle, kalbimle… Zaman içinde didiştim durdum. Ancak; yaşadıklarım içerisinde, mutsuzluğun bedenimi sardığı zamanda “bu kadarını da hak etmedim” diye söylendim durdum. Kötü değildim ki ben, kötü değildi kalbim… Dokunduğum hiçbir şeyi incitmedim ki ben mutsuz olayım. Çirkinlik nedir bilmedim hiç, hep güzel olanın yanında yer aldım ama bu samimi halime rağmen mutsuzluğun tesiri altında kaldım. Yorgun, bitkin ve kalbi kırık gibi görünsem de her şeye rağmen yine kötü olmadım, iyiye yol aldım…

Kimseyi de suçlamıyorum aslında. Mutsuzluk bazen insanın kendisidir, olabilir. Mutluluğu yakalamak adına da gayretimiz olamıyor belki; mecalimiz mutsuzluğa hâkimken, bu denli hassas hâlimiz gayretimizi de örseliyor. Bu bizim kabahatimiz değil; biraz hayat biraz da zaman.

Kimler geldi ve geçti hayatımızdan. Ne izler bıraktılar bizlere. Kimisi kendini iyi hatırlatırken, kimisi de yüzümüzü buruşturacak kadar tatsız anımsatıyor. Bu anda dahi kendimizi sorgulamaktan çekinmiyoruz. Peki onlar bizi nasıl hatırlıyor, nasıl anımsıyor? Kim bilir…

Sokağın başından dönüp tekrar haneme yöneldim. Kısa süre zarfında bu düşlerin ve o cümlenin “Hep mutlu ol evladım” etkisi altında kalıp, yağmurun yüzüme yüzüme çarpışı ile sokak lambasının önümü aydınlatıp kalbimi ferahlatmasının huzurunu yaşadım.

Bizler, bunca şeye rağmen kötüyü, çirkini ve tatsız anları anımsarken dahi meselelerin içinde iyimser anları yakalayıp ayıklayan ince insanlarız. Başımıza gelen mutsuzluk sebeplerinden dahi anlamlar çıkarıp, bencil davranmayarak kendimizi de sorgulayan insanlarız. Kalplerimizi her şeye rağmen diri tutup umudunu hiçbir şey için yitirmeyen insanlarız. Hassas, duygusal ve zarif…

Belki de bizim varlığımızdır dünyayı ayakta tutan. İyiliğin hâlâ yok olmayıp, kötülerin zamanı olsa da bu zaman içerisinde dimdik ayakta duran. Çirkinliğin üzeri kapatılırken açığa vurmayan. Bizizdir belki, kendi mutsuzluğunu yaşarken başkasının mutsuzluğunu dahi üzerine yükleyip dertlenen. Belki de budur bütün yaşanan hadiseler içerisinde tattığımız mutsuzluklar…

Semtimizdeki büyüğümüzün dediği gibi; farklı çocuklarız biz, temiz kalpliyiz. Mutsuzluklar hayatımızda daim olsa da; hep mutlu olmaya çalışalım, mutlu kalalım…

Şimdi eve dönüyorum. Geçmişimden bugüne mutsuz olduğum her düşü ve düşünceyi kapının önüne bırakarak eve giriyorum. Biliyorum aklımda ve kalbimde her zaman var olacak mutsuzluklarım. Ancak ne kendimi ne de kimseyi suçluyorum. Suçlu aramak yerine kendimi artık mutluluğa adıyorum…

Hoşça kal bugünüm…

Onur Kale
Dört Mayıs İkibinyirmialtı / Sıfırdört Onüç

Bu Yazıları Okudunuz mu?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir